Kamusal Alan

UMUT SAHNESİ OLARAK KENT YÖNETİMLERİ

UMUT SAHNESİ OLARAK KENT YÖNETİMLERİ

Bir tespitle başlamak istiyorum;

Dünya bir süre önce okuyanların değil, dinleyenlerin çoğunlukta olduğu bir yer haline geldi. Haberleri artık gazetelerden değil sosyal medyada yayımlanan spot videolardan, köşe yazarlarının yazılarını da podcastlerden takip ediyoruz. Bunun sosyolojik arka planı hakkında da uzun uzun konuşulabilir; ancak bu yazının yayımlanma serüvenine zeval getirmeden onu şimdilik sosyologlara bırakalım. Bu yazının da sonuna kadar okunacağına açıkçası çok ihtimal vermiyorum. O yüzden okunurluğu artırmak için yazmak değil, sizinle konuşmak istiyorum. İstediğiniz yerde okumayı bırakıp içinizden geçenleri bana mail olarak ulaştırabilirsiniz. En kısa sürede cevaplayacağım. Yazıyı bir konuşma metnine dönüştürmeyi amaçlıyorum. Yazının bazı yerlerine şarkı bırakacağım. Fon müziği eşliğinde konuşmak yazının interaktif olmasını sağlayabilir ve okunurluğu da belki artırır.
Şimdi Tuna Velibaşoğlu’dan “Efem” türküsünü açın, başlayalım konuşmaya.

SAYGIYLA...

Bu yazıyı ilk olarak, Ferdi Zeyrek’in ardından hazırlanan “Nasıl bir Kent Yöneticiliği” temalı bir çalışma için kaleme almıştım.  Ferdi Başkan'ın hiçbir şey yapmamış olması durumunda dahi, ardından "Nasıl bir kent yöneticiliği?" sorusunun konuşuluyor olması bile siyaset sosyolojisi açısından başlı başına önemli bir katkıdır diye düşünüyorum. Temanın özüne ilişkin eleştirilerime yazının ilerleyen bölümlerinde değineceğim. Ancak en başta hakkını teslim etmek isterim: Ferdi Zeyrek halkına bir şey göstererek gitti. Manisalı açısından fantastik, destansı, masalsı, büyülü bir şey. Daha önceki kâbuslara karşı rüya gibi, ama gerçek. Başkan onlara, onlar başkana ellerini uzatmış; birbirlerine gerçekten dokunabilmişler. Gözlerini kapatıp açtıklarında yok olmuş gibi…

Işıklarla olsun, topraktan da can versin...

Eğilmez başın gibi,
Gökler bulutlu efem,
Dağlar yoldaşın gibi,
Sana ne mutlu efem.
Oyna, yansın cepkenin
Yansın güneşten tenin
Gün senin, şenlik senin
Sana ne mutlu efem.
Sabah yıldızı gibi,
İçime doğdun efem
Bir yaz güneşi gibi,
Bağrımı yaktın efem.

İSİMLER VE PROGRAMLAR

Kent; sosyal, politik ve ideolojik kimliğiyle çevremizi, yaşam biçimlerimizi, mülkiyet ilişkilerini, hatta giderek bilginin üretim ve dolaşım süreçlerini şekillendiren başlıca mekânlardan biri hâline geldi. Yaşamak, yaşatmak, hatta ve hatta hakkıyla yaşamak ve yaşatmaksa eğer ideamız, bunu mümkün kılacak mücadele alanlarından birinin de kentlerimiz olduğunu artık biliyoruz. Tam da bundan dolayı, şehirlerimizi geri almak ve onu daha iyi bir yer haline getirmek zorundayız.

Buradan yola çıkarak bundan yaklaşık iki buçuk yıl önce “Nasıl bir kent politikası ve yönetsel anlayış?” başlığı yerine, hangi ismin aday olduğunu konuştuk. Oysa kentlerimizin sorunları ve oradaki yaşam kalitemiz isimlerin değil, programların konusuydu. Kenti yönetmeye ya da kentte yaşamaya talip olanlar olarak, bu temel bilgiyi ya bilmiyorduk ya da bu ilkeyi yalnızca propaganda malzemesi olarak kullandık (“Birlikte Yöneteceğiz!” afişlerini hatırlarsınız). Bugün ise ya sanki bunu hiç dememiş gibi davranıyoruz ya da sadece bunun üzerine kurulu bir muhalefet yapıyoruz(!). Oysa, kimin ne dediğinden ziyade, biz kentlilerin ne istediği ve bu isteğimizi elde etmek için ne yapacağımıza odaklansaydık, en azından yereldeki sorunlarımızın bir kısmı çözülecekti.

Dürüst olalım: Öyle yapmadık!

Henri Lefebvre “Kent Hakkı” eserinde “Kent hakkı bir yakarış ve talep işidir” der. Kentsel kimliğini kaybetmiş -ya da zaten hiç bulamamış-, kamusal alanları talan edilmiş -ya da zaten hiç oluşturulmamış-, kent olmanın asgari gereklerini bile barındırmayan şehirler; kentliyi özgürleştirmek yerine adeta mahpusa dönüştürüyor. Nefes almakta, yürümekte, ulaşmakta, eğlenmekte ve çalışmakta zorlandığımız bu şehirler, artık bizim de müdahalemizi bekliyor. Ancak; dünyada da artık politik bir figür olan yurttaşın yerine, gündelik hayat figürü olan kullanıcının geçtiği bir süreçteyiz. Hâl böyle olunca ya kentlinin, kent hakkı mücadelesini büyütmesi ya da kente daha yukarıdan müdahale etme imkânına sahip yapıların bir parçası olması gerekiyor…

KENTLER, ÇILGIN KARARLARIN VERİLECEĞİ ALANLAR DEĞİLDİR!

Öncelikle; her kim olursa olsun, kendimizi ve kentimizi seçilmişlerin insafına bırakmanın tam bir çılgınlık olduğunu söylemeliyim. Düşünsenize; biri çıkıyor, hiçbir uzmanlığı olmadığı bir alanda tüm yetkiyi elinde barındırıyor. Mesela ulaşım ya da kent planlaması alanında hiçbir uzmanlığı yok. Sabah kalkıyor, takım elbisesini giyiyor, basın mensuplarının karşısına geçiyor ve “Çiğli’den İnciraltı’na köprü yapacağız” diyor. Ertesi gün “İçmeler’den Demircili’ye kanal açacağız”. Çiğlililer, İnciraltı’nda arazisi olanlar uçuyor havalara. İçmelerli köylüler “Kanal İzmir” manzaralı, imarlı parselleriyle çekiyor son model arabalarını altına.

Sonra?

Yaşanmaz hâle gelen İstanbul’dan kaçanların sığındığı Urla'nın da bir gün terk edilecek bir yere dönüşmeyeceği mi sanılıyor? 
Böyle bir pervasızlığı bir ailede fertlerden biri yapsa, diğeri “sen ne yapıyorsun!” der. Belediye başkanlarına beş yıl boyunca bunu kimse diyemiyor!

SORUN KÜÇÜK, AMA DERDİ BÜYÜK!

Kente dair büyük laflar edenleri dikkate almamakla başlayalım mesela.
Birkaç yüz milyonluk battı- çıktı projeleri vadedenleri değil; yayaların geçişini engelleyen kaldırım işgallerini ortadan kaldırmayı ve kaldırımları genişletmeyi vadedenlere omuz verelim.
Kentlerimizi ve dolayısıyla da bizim kimliklerimizi kat karşılığı verene değil, dönüşümü, barınma ve yaşama hakkı temelli kurgulamalarını, kamusal alan yaratma aracı olarak kullanmalarını sağlayalım, bunu vadedenle yola devam edelim.
Kentte yürüyebiliyor muyuz mesela?
Kendi mahallenizi hayal etmenizi isterim; Bir ebeveyn, evinden çıktı. Çocuğunu çocuk arabasına bindirdi. Bu kentte hiçbir engele takılmadan kaldırımda yürümesi mümkün mü? 
Henüz kaldırımı bile olmayan, bir ebeveynin ya da yaşlı bir kentlinin güvenle yürüyemediği bir kentte, körfezin altından geçecek metro mu İzmir’i marka şehir haline getirecek?
Mesela bu kentin yöneticileri en son ne zaman toplu taşımaya bindi?
Kenti yaşanmaz kılan bu basit örnekler çoğaltılabilir. Konuşmamıza bir şarkıyla devam edelim: Ferdi Tayfur’dan “Bu Şehir”i açıyoruz;
“Beni bu şehir boğuyor, bilmem, bana ne oluyor?
Çöken karanlığın içinde umutlarım tükeniyor
Yokum sanki bu şehirde, şehir benim içimde
Fırtınalar koparıyor çaresiz yüreğimde
…
Gürüldeyen gürültüsü oluyor ömür törpüsü
Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de yâr bana küstü
Sokaklar çıkmaza döndü, seven gönlüm derde büründü
Bırakın tek başıma, bırakın Allah aşkına”

KENTİN KALİTESİ: KAMUSAL ALAN/OLAN

Bu derginin kentlilere değil de daha çok kente müdahale etme “şansı” olanlara erişeceğini düşünüyorum. -güzel bir tez konusu olur bu aslında: kentli yurttaşın kendini entelektüel anlamda besleme imkanlarına erişimi ve köylü bir yurttaşla karşılaştırılması- Bu nedenle yazının bundan sonraki bölümü kent yöneticilerine yönelik olacak.
Kamusal alanın çoğaltıldığı ve kalitesinin artırıldığı bir kentte yaşamak hepimizi mutlu edecektir. Kamusal alanın kalitesi, o kentin ne kadar yaşanabilir olduğunu gösterir. Kentleşme tarihi de gösterir ki, her kamusal alan bir mücadelenin sonucunda ortaya çıkmıştır.: Aslında burada diyalektik bir ilişki vardır. Kamusal alanlar bir yandan toplumsal mücadelenin ürünü olurken, diğer yandan o toplumsal mücadelenin, vizyonun ve ideolojilerin yeniden üretildiği başlıca mekânlara dönüşür. Bu sebeple de Kamusal alana kimin sahip ve orasının kimin kontrolünde olduğu önemlidir.
Kamusal alanlar bugün büyük ölçüde işgal altındadır: Bu işgalin ana aktörü merkezi hükümet ise de yan karakterlerini görmezden gelmezsek iyi ederiz. Zira bir film, sahne alan tüm karakterleriyle film oluyor. Bir şehir de öyle. Bu kentin en kalabalık ilçesinin, en işlek caddesindeki kaldırımı depo olarak kullanan bir işletmeye “Hooop! Burası kaldırım, senin depon değil!” diyemeyen bir yerel yönetimle derdimiz var!

KENT YÖNETİMİNİN ANAHTARI: EKİP- BİLİM- KATILIM

Devasa bir veri kaynağı var kurumlarımızda. Ne kendiniz ne yöneticileriniz ne de çalışanlar nitelikli kullanmıyor. Dolayısıyla siz de üretemiyorsunuz. Yönettiğiniz kentin öncelikli ihtiyaçlarını veriye dayalı bir biçimde göremiyorsunuz. Yöneticileriniz/Bürokratlarınız da size sunamıyor. Hâl böyle olunca kentin ihtiyacına göre değil, alışılagelmişle kente yön vermeye çalışıyorsunuz. David Harvey, “Asi Şehirler” kitabında şöyle der; “Bu dramatik kentleşme insanın esenliğine bir katkı yapmış mıdır? Bizi daha iyi insanlar mı kılmıştır, yoksa kuralsızlık ve yabancılaşmanın hüküm sürdüğü bir dünyada başıboş mu bırakmıştır?”
Ne yazık ki bu hâliyle işlemiyor. Daha da vahimi, çoğu kişi bunun farkında bile değil.
Ferdi Zeyrek’le ya da bir başkasıyla, daha yeteneklisiyle ya da beceriksiziyle… Ekrem’le ya da Mansur’la… Her kim bu işin vitrinine çıkacaksa çıksın; uzman bir ekip ve katılım işidir kent yönetimi. Büyükşehir-İlçe Belediye Başkanıyla, bürokratıyla, çalışanıyla, odalarıyla, sivil toplum temsilcileriyle, muhtarıyla, yurttaşıyla…

HEM KENTİMİZE HEM DE KENDİMİZE SAHİP ÇIKALIM

Doğrudur; devlet ve sermaye ilişkisi çoğu zaman kentin bedeni üzerinde baskıcı ve irrasyonel bir etki yaratmıştır. Ancak, kentte yaşayanların enerjisi ve kolektif çabasıyla bu beden dönüştürülebilir. Prof. Dr. Fuat Ercan’ın dediği gibi: “Ulus-devlet destekli sermaye birikim süreci kentin bedenini gayri-insani kıldıysa, kentte yaşayanlar kentin bedenine kendi yaşam enerjileri ile birleştirerek dönüştürebilir.” Bu kapsamda, Belediye bütçesinin harcama kalemleri ve sosyo-ekonomik gelişmeyi etkileyen kamu politikası tercihleri yönetenin ve yönetilenin birbirine nasıl dokunduğunu gösterir.

İşte bu noktada, kent yönetimi yalnızca teknik bir görev değil, aynı zamanda bir insan ilişkileri meselesidir. Katılımcı yönetim, çalışanıyla barışık olmayı gerektirir; küçük işlerin rayına oturtulması, kamuya hizmetin önceliklendirilmesi ve bilimsel veri ile karar alınması bu anlayışın temel taşlarıdır.

KÜÇÜK İŞLERİN BÜYÜK ETKİSİ

Bugünün İzmir’inde kent yöneticisinin görevi, devasa projeleri hayata geçirmek değildir. Asıl görev, kentte yaşayanların hayatını daha kolay, daha güvenli ve daha adil kılacak politikaları, projeleri ve mekanizmaları hayata geçirmektir. Trafiğe kapalı yollar, erişilebilir kaldırımlar, kamusal alanların güvenliği, yeşil alanların yaygınlığı, toplu taşıma erişilebilirliği gibi küçük ama somut adımlar, büyük vizyonların temelini oluşturur. Jane Jacobs, şehirciliğin denklemini şöyle açıklar: “Kentleri yaşanabilir kılan, büyük projeler değil, gündelik hayatın küçük örgüleridir”. Gelin, Türkiye’nin en büyük projesini değil, Türkiye’nin en küçük ama en gerçekçi projesini, trafiğe kapalı yollar konusunu tartışalım mesela.

Ferdi Zeyrek’in halkla kurduğu ilişki, tam da bu anlayışın bir göstergesiydi. Bir yılda ne yapabilirdi ki! Manisa’ya deniz getirmedi, yeni bir otoyol projesinin temelini atmadı; hırsızlığı durdurdu. Personelle kavga etmek yerine, onlarla bütünleşti. Hepi topu bir senede ancak bu yapılabilirdi. İşte bu yüzden geride bıraktığı miras, yalnızca bir belediye başkanının başarısı değil; kent yönetiminde izlenmesi gereken bir yöntemin de örneğidir.
Kişisel egolardan uzak, kamusal değerleri ve kentlilerin yaşam kalitesini önceleyen bir yönetim anlayışı, kenti gerçek anlamda dönüştürür. Küçük adımları, birlikte atılacak daha büyük adımların öncüsü kılabilirsiniz.
Siyasi tartışma mümkün olduğu için değil, zorunlu olduğu için ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bu satırların, hem kent üzerine çalışan birinin kent yönetimine dair önerileri hem de bir kentlinin kendi kentine dair yakarışı olarak görülmesini isterim.

Kazım Koyuncu’nun sözleri yolunuza ışık olsun:

“Devrimi düşünebiliriz, düşleyebiliriz, hatta yetmez bir sistem bile kurabiliriz. Sistemimiz şöyle olsun vesaire... Bunu ne zaman yaparız? Devrimi yaptıktan sonra; bok devrimi yaptıktan sonra yaparız! Şu anda bunu düşünüyorsan yaparsın. Yapmaya başlarsın. Sonra da hep öyle yaşarsın ve bu böyle böyle çoğalır. Hayatla da böyle bir ilişki kurarsın. Yolda yürürken de yürüyüşün ona göre olur, adımların öyle gider, insanlara baktığın göz değişir herkes de “ulan bu adam ya da bu insan niye böyle bakıyor?” der... Elbette sorgulayıp anlamaz ama biri bulur, bir şeyi anlar. Birisi farklı yürüyordur orada. Sana bir puan yazmazlar ama bir şey verirsin hayata; bakkaldan bir şey alırken, manava bir şey söylerken tuhaf bir ilişki kurarsın. İster istemez hoş bir ilişki kurarsın… Yani işte! Hikâye bu.”
Kazım Koyuncu’ dan “Sopez Gulur” şarkısıyla tamamlayalım konuşmamızı.

Şimdilik…

 

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz