1930'da Montevideo'da ilk dünya kupası finalini 93.000 kişi izledi. Uruguay kazandı, Arjantin kaybetti. Maçın ardından Arjantin’de taraftar grupları, Uruguay büyükelçiliğine taş attı. FIFA henüz 26 yaşındaydı ve dünyanın futbola ne kadar büyük anlamlar yükleyeceğini henüz tam kavrayamamıştı. 2026 Dünya Kupası, tarihin en büyük organizasyonu olma iddiasıyla kapımızı çalıyor. 48 takım, 3 ülke, 16 şehir. ABD, Kanada ve Meksika- üç bayrak, tek kupa. Organizasyon komitesi bunu "birlik" olarak sunuyor. Ama bu üç ülkenin ortak sınırlarına bakınca insanın aklına başka şeyler geliyor. 2017’de Meksikalı bir gazetecinin sorduğu “Bize duvar inşa etmek isteyen ülkeyle aynı kupayı mı paylaşıyoruz?” sorusu hâlâ yanıtsız. Bir yanda Teksas ile Meksika’yı birbirinden ayıran, üzerinde dikenli tellerin ve termal kameraların bulunduğu devasa bir sınır duvarı... Diğer yanda ise aynı coğrafyada, sınırları "futbolun birleştirici gücü" adı altında eritecek olan şatafatlı stadyum ışıkları. 2026 Dünya Kupası, insanları tel örgülerle ve katı göçmen politikalarıyla birbirinden ayıran bir sistemin, söz konusu milyar dolarlık bir spor endüstrisi olduğunda, nasıl kusursuz bir "kardeşlik ve birlik" illüzyonu sahneleyebileceğinin en çarpıcı kanıtı olarak karşımızda duruyor. Katar 2022’de stadyum inşaatlarında gerçekleşen iş cinayetleri ve işçi ölümleri hâlâ akıllardayken, ABD-Meksika sınırı gibi büyük bir göçmen trajedisinin yaşandığı kapitalizmin ana vatanında düzenlenecek bu şovda evsizlik, gelir adaletsizliği ve göçmen politikaları gibi sorunlara nasıl itirazlar yükselecek yoksa dünya yine sporla aklanma diye tabir edilen “sportswashing” büyüsüne mi kapılacak? Turnuva açılışının yapılacağı Azteca stadyumu ise başka bir hikâye barındırıyor. Üç ayrı Dünya Kupası’na ev sahipliği yapan tek futbol stadyumu. Bu stadyum yalnızca bir bina değil, adeta futbolun en büyük hafıza mekânı. Kapasite 87.500'e çıkarıldı, yeni ekranlar kuruldu, hibrit çim serildi. Mart 2026'da Meksika-Portekiz hazırlık maçıyla kapılarını yeniden açtı. Buna karşın yenilemenin bazı bölümlerinde eksiklikler tespit edildi. Sponsorluk baskısına yenik düşerek kısa süre "Estadio Banorte" adını taşıdı; halk kabul etmedi, yine Azteca olarak çağrıldı. FIFA ise resmi isim olarak "Mexico City Stadium" diyecek. Tarihin sesi böyle bastırılmaya çalışılıyor. Açılış töreninin ABD'de değil Meksika'da yapılmasının ardında kısmen bir denge arayışı var: ABD, 104 maçın 78'ine ev sahipliği yapacak ve final New Jersey'deki MetLife Stadium'da oynanacak. Meksika'ya açılışı vermek, diğer ev sahibi ülkeye turnuvanın en büyük vitrin anını tanımak demekti. Kâğıt üzerinde adil bir paylaşım. Futbolun gerçek tarihi ise zaten Meksika'nın o stadyumundaydı. FIFA, 2026'da turnuvayı 32'den 48 takıma çıkardığında bunu "futbolun demokratikleşmesi" olarak tanımladı. Kulağa iyi geliyor. Ama rakamların arkasına bakınca tablo farklılaşıyor. Futbol, İngiltere’nin arka sokaklarında, işçi sınıfının ter ve çamur kokan sahalarında doğdu. Bugün ise FIFA’nın yönettiği, her zerresinden kâr elde edilmesi gereken bir holdinge dönüştü. Daha fazla maç, daha fazla televizyon yayını ihalesi, devasa sponsorluk anlaşmaları ve on binlerce dolara satılacak VIP localar demek. Oyunun kalitesi ve "mahalle ruhu" endüstriyel futbolun doymak bilmez iştahına kurban ediliyor. Turnuvanın neredeyse bir kıta büyüklüğünde bir coğrafyada düzenlenecek olmasının ekolojik olarak da problem yaratacağını göz ardı etmemek gerekiyor. Kurumlar kâğıt üzerinde “yeşil dostu kupa” reklamları yaparken takımların, taraftarların ve gazetecilerin binlerce kilometreyi uçaklarla kat etmesi zorunluluğu, gökyüzüne salınacak devasa jet yakıtı emisyonları ve stadyumların devasa karbon ayak izi, kapitalizmin doğa ile imtihanındaki bir başka çifte standart örneğini gösteriyor. Tüm bu endüstriyel ve politik tartışmaların yanında, sahada bizi ekran başında tutacak bazı büyük figürler de kariyerlerinin son demlerine yaklaşıyor. Benim için bu Dünya Kupası acaba “Messi’yi Dünya Kupası vitrininde son görüşümüz mü?” sorusunu da getiriyor. 38 yaşında katıldığı turnuvada belki de son kez izleyicilere kendisini izleme şansı sunacaktır. Kendisinden sonraki turnuvalarda hissedilecek boşluğu da ancak o zaman anlayacağız. Olimpiyatlarda olduğu gibi, futbol da o masumiyetini çoktan kaybetti. Devletler arasındaki jeopolitik "yumuşak güç" savaşları, yeşil sahayı bir satranç tahtasına çevirdi. İzleyicilerde benzer bir his var: Coşku ve şüphe. Peki kupa kimin için? Tribündeki taraftar için mi? Ekrandaki milyarlar için mi, yoksa devasa ücretlerle sponsorluk anlaşmaları yapan şirketler için mi? Muhtemelen cevap herkesi kapsıyor. Ve tam da bu yüzden yıllardır futbol hem saf hem de kirli bir oyun olarak kalıyor. Tüm bu endüstriyel çarkların, siyasi çekişmelerin ve sınırların arasında hala o saf duyguyla takip etmek isteyenler için ise yazıyı Uruguaylı yazar Eduardo Galeano’nun Gölgede ve Güneşte Futbol kitabında yer alan o meşhur sözüyle bitireyim: “Ben basit bir iyi futbol dilencisiyim. Elimde şapkam, dünyanın dört bir yanını geziyor ve stadyumlarda yalvarıyorum: “Tanrı rızası için, güzel bir maç lütfen!”
Henüz yorum yapılmamış.