Fransız Marksistler, 1950-1960 yıllarında Asya ve Afrika mülkiyet kavramlarına çalıştıklarında Avrupa feodalizminin ve ekonomik çıkarımlarının geçerli olmadığı bir yer veya bir alan merak ettiler. Burada gözleri Karl Marks yazılarına çevrildi ve farklı bir ekonomi modeli olan Marks’ın Asya Tipi Üretim Tarzına döndü. Asya Tipi Üretim Tarzı (kısaca ATÜT, yazının devamında bu kısaltma bol bol kullanılacak); özel mülkiyetin olmadığı, toprağın tamamı ile devlete ait olduğu, yurttaşların toprağı ektiği; ancak büyük ölçüde artı değerin yani ürünün devlet tarafından alındığı merkeziyetçi bir sistemdir. Avrupa feodalizminin aksine üretim araçları ve mülkiyet, devlet tekelindedir. Bu Fransız Marksistler; Çin, Moğolistan, Hindistan mülkiyet yapısını incelerken bu tartışmalar aynı zamanda Türkiye’de ve Dünya’da da başlamış, Osmanlı İmparatorluğu’nun mülkiyet kavramı ATÜT olarak kısmen konumlanmıştır. Ancak bir yandan da Yavuz Sultan Selim sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun imtiyazlı bölgeleri (Eflak-Boğdan, Mısır, Cezayir, Arabistan...); daha çok merkezden uzak, Avrupa feodalizmine benzeyen bir mülkiyet kavramını getirmiştir. Bu yazı; Osmanlı İmparatorluğu’nun mülkiyet kavramları, Avrupa feodalizmi ve ATÜT üzerine bir yazıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nda bütün topraklar memalik-i şahanedir. Yani padişahın mülkü, Osmanlı İmparatorluğu toprakları demektir. Osmanlı’da kural olarak bütün ülke padişah ve ailesinin olmakla birlikte geri kalan herkes reaya yani onun sürüsüdür. Yerin üzerinde bulunan her türlü şey; müştemilatından merasına, hayvanından insanına her şey padişah ve ailesinin tebaasıdır. Osmanlı’da toprak sistemi; miri arazi, vakıf arazisi ve mülk arazisi olmak üzere 3’e ayrılmıştır. Miri araziler (Mir, Arapça’da emir yani yönetici anlamındadır); Osmanlı İmparatorluğu’nda ekilebilir arazilerin yaklaşık %80-%85’lik bir kısmını oluşturan arazilerdir. Bu toprakların mülkiyet hakkı devlete ait olup kullanım hakkı ise halka aittir. Şu an 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nundaki üst hakkı (irtifak hakkı) olarak kullandığımız tabirin çok benzeridir. Burada halk dediğimiz, köylü sınıfıdır. Bu kavrama Osmanlı’da reaya denmektedir. Bu topraklar kesinlikle satılamaz, mülkü haiz bir durum olmamakla beraber sadece bazı konular ve kıstaslar ile miras bırakılabilir. Kullanan kişi toprağını; evlatlarına, torunlarına sadece belli koşullar ile bırakabilir. Mirasçılık kavramı yoktur ve satılamaz. Vakıf araziler; Osmanlı topraklarının %5-%10’unu oluşturur. Bu araziler; camii, medrese, hastane gibi şu an düzenleme ortaklık payı (DOP), kamu ortaklık payı (KOP) olan topraklardır. Toplumun ortak kullanım alanlarının tedariği için kullanılan bu alanlar, satılamazlar ve amacı dışında kullanılamazlar. Osmanlı için eğitim ve sosyal yardımlaşmanın finansmanıdır. Osmanlı’da pre-kapilatist diyebileceğimiz yaklaşımlar vardır. Örneğin; insanların atölye, değirmen, gemi sahibi olabilmesi gibi maden işletme hakkı ve ticaret yapma olanakları vardır. Ancak bu durum Avrupa’nın feodalizmi ile kıyaslanamayacak kadar ilkel bir mülkiyet hakkıdır. Osmanlı’da özel mülkiyet vardır; ancak miri arazilerin çok büyük bir oranda olması hasebi ile bu özel mülkiyet güvence altında değildir. Padişah istediği zamanda istediği mala el koyabilir ve miri arazilerin bütün topraklara oranla en büyük yüzdeyi alması nedeni ile mal birikimi yok denecek kadar azdır. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi ile müsadere ettiği ya da mirileştirdiği çok büyük topraklar vardır. Özel mülkiyetin güvence altında olmaması ve mal birikiminin olmadığı bir yerde artı değer kavramı oluşmaz ve burjuva sınıfı ortaya çıkamaz. 1215 yılında Avrupa’da imzalanan Magna Carta ile mülkiyet somut güvenceler ile belirlenmiştir. Özetle “Hiçbir özgür insan, yasal hüküm olmadan malından veya özgürlüğünden mahrum bırakılamaz.” ifadesi ile mülkiyet hakları temellere ve yasalara dayandırılmıştır. Avrupa’da feodalizm ve derebeylik sistemi ile özel mülkiyet çok gelişmiştir; kontların, vikontların, baronların özel mülkiyetleri olmakla beraber hata yapsalar, suç işleseler hatta idam dahi edilseler mülklerine el konamazdı. Krallar bile şahsi topraklara el koyamazdı. Magna Carta’nın muadili ise Osmanlı’da Tanzimat Dönemi’nde 1858 yılında çıkan Arazi Kanunnamesi’dir. Arazi Kanunnamesi ile miri arazilerde köylü ektiği toprağı kullanım hakkına devam edebilir ve artık miras yolu ile geçebilirdi. Devlet toprağı keyfi olarak alamazdı; ancak 3 yıl ekilmezse geri alabilirdi. Yine tam bir mülkiyet değil, kullanım güvencesi verilmekteydi. Tapu sistemi geldi ve keyfi el koymalar zorlaştırıldı. Miras ve satış işlemleri resmileştirildi, kayıt altına alındı. Mülk araziler serbestçe satılabilmeye başladı, böylece hem özel hak hem de devlet kontrolü dengelendi. 643 yıl sonra gelen ve hâlâ tam bir özel mülkiyet rejimi getirmeyen bir sisteme geçildi. Osmanlı’da özel mülkiyete geçişin bu kadar uzun olması sebebi ile toprağı eken köylü; mal birikimi yapamadığı, mirasçılık ile çocuklarına bir şeyler bırakamadığı için toprak ile ilgili değildi. Gün sonunda uğraşlarının sonucunda devletin yine ekinini alacağı düşüncesi ve biriktirememe düşüncesi, köylüyü işlediği toprağa yabancılaştırdı. “Mirin malı deniz, yemeyen domuz.” sözü bu zamanlarda kullanılmaya başladı ve günümüze buradan geldi. Devlet erkanı tarafından hesap verilebilirliğin bu kadar az olmasıyla insanlarda Yunus Emre’nin sözü gibi “Dünya malı dünyada kalır.” anlayışı çok yaygınlaşmıştı. Bu güvencesiz mülkiyet kavramı sonucunda miri arazileri işleyen köylüler; işledikleri toprakları, vakıf arazilerine çevirmeye başlamıştı. Vakıf arazilerine padişah ya da saray dahil el koyamazdı. Bu bir kuraldı. İslam hukukuna göre vakıf arazilerine el konulamazdı; ancak padişahlar vakıf arazilerine bazı durumlarda el koyabilirdi. Örneğin; Fatih Sultan Mehmet’in yaptığı gibi. Miri araziyi vakıf topraklarına çevirmeye çalışan reaya, vakıftan gelecek gelir ile ailesinden gelen nesillerin geçinmesini sağlamayı amaçlıyor ve yine bir belirsizlik içinde yaşıyordu. Bütün toprakların %80 civarını oluşturan miri arazilerin hakkı, padişah yani devlet toprakları olarak düşüldüğünde ATÜT, Osmanlı için doğru bir terminoloji olarak gelmektedir. Bu miri arazileri, Fırat Nehri’nin batısı ve Tuna Nehri’nin doğusu olarak düşünebiliriz. Yavuz Sultan Selim’e kadar klasik Osmanlı olarak adlandırılan bölge burasıdır ve bir nevi ATÜT’dür. Fırat’ın doğusuna, Tuna’nın kuzeyine geçildiğinde daha farklı bir yönetim ve vergilendirme sistemleri görülmektedir. Bu iki nehrin dışına çıkıldığında Osmanlı’nın otoritesinin sorgulandığı, daha Avrupa feodalizminin hissedildiği, Anadolu’da olan baskının görülmediği coğrafyalara gelmekteyiz. Osmanlı İmparatorluğu’nun çok büyük bir coğrafyaya sahip olmasından dolayı bir kısımda ATÜT mantığı varken bir kısımda ise Avrupa feodalizmi görülmektedir. Fransız Marksistler belki bir yerde haklı iken bir yandan da haksızdır. Ne Fransız Marksistler ne de saray ve avaneleri bu süreçlerde yıpranmıştır. Nazım Hikmet’in dediğinin aksine “Köylü, bey ekinini, çırak çarşıyı yakıp reaya zinciri bırakıp gelmiş.”* olsaydı belki daha farklı bir mülkiyet düzenini konuşuyor olacaktık. *Nazım Hikmet Şeyh Bedrettin Destanı
Mülk araziler; Osmanlı topraklarının %5-%10’unu oluşturur ve bu araziler de kişilere ait olan topraklardır. Miri ve vakıf arazilerinin aksine alınıp satılabilir, şehir merkezlerinde bulunur, babadan oğula geçer, miras bırakılabilir topraklardır. Günümüzün şahıs mülkiyeti kavramına çok benzemektedir.
Henüz yorum yapılmamış.