Kültür & Sanat

Mekânın ve Zamanın Mülkiyeti Burjuvazinin Tarihsel Serüveni

Mekânın ve Zamanın Mülkiyeti Burjuvazinin Tarihsel Serüveni

Tarih, bazen bir kelimenin içinde saklıdır. “Burjuva” kelimesi; bugün zihnimizde lüks tüketim, statü veya kapitalist düzenin temsilcisi olarak canlansa da köklerinde büyük bir hikâyeyi barındırır. Bu hikâye; sadece bir sınıfın yükselişi değil, insanlığın mekânı nasıl örgütlediğinin ve zamanı nasıl mülkleştirdiğinin de öyküsüdür.

Kelimenin kökeni, Cermen dillerindeki “burg” (sur, kale) kelimesine dayanır. Orta Çağ'ın feodal dünyasında “burg”, içine girilmesi zor, korunaklı bir alanı temsil ediyordu. Bu surların içinde yaşayanlara ise “bourgeois” deniliyordu. Ancak bu korunaklı alan sadece fiziksel bir sığınak değil, hukuki olarak da bir kale sayılıyordu.

“Stadtluft macht frei” (Şehir havası özgür kılar) ilkesi gereği; efendisinden kaçıp surların içinde bir yıl bir gün yaşamayı başaran bir köylü, toprağa bağımlılığından kurtulurdu.

Bu noktada burjuvazi, statik feodal düzene karşı tarih sahnesine özgürlüğün ve hareketliliğin temsilcisi olarak çıktı. Fakat bu noktada gelen özgürlük; aslında emeğin serbestçe satılabilir bir metaya dönüşmesinden ve mülksüzleşmenin getirdiği yeni bir zorunluluktan başka bir şey değildi. Şehir havası köylüyü derebeyinden özgür kıldı; ama onu hayatta kalmak için emeğini satmak zorunda olan bir “ücretli köleye” (proletarya) dönüştürdü. Burjuva, surların içinde sadece kendini değil, emeği sömüreceği yeni bir sistemi inşa etti.

Burjuvazinin asıl devrimi mekânda değil, zihinde; yani “zaman” algısında gerçekleşti. 14. yüzyıla kadar zaman, Tanrı’nın bir mülküydü ve Kilise’nin tekeli altındaydı. Gün, dua vakitlerine göre bölünmüştü ve döngüseldi. Ancak burjuva için zaman artık “hasat mevsimi” veya “akşam duası” demek değildi; zaman artık “nakit” demekti. Geminin limana varış süresi veya kumaşın dokuma hızı için geçen süre tam olarak ölçülmeliydi.

Tarihçi Jacques Le Goff’un deyimiyle iki zaman karşı karşıya geldi: Kilise Zamanı ve Tüccar Zamanı. Orta Çağ şehrinde en yüksek yapı kilise çan kulesiydi ve zamanı o ilan ederdi. Ancak burjuvazi güçlendikçe, kilisenin karşısına belediye binalarını ve onların üzerine de mekanik saatleri diktiler. Şehir meydanlarına dikilen mekanik saat kuleleri, Kilise’nin zamanına karşı bir başkaldırıydı. Kilise gökyüzüne bakarken burjuva saat kulesiyle yeryüzündeki üretimi ve kârı hizaladı. Zaman artık kutsal bir hediye olmaktan çıkıp yönetilmesi gereken bir sermaye aracına dönüştü.

Karl Marx’a göre burjuvazi, feodal zincirleri kırmıştı; ama bu özgürlük sadece “ticaret yapma özgürlüğü” idi. Surların içindeki özgürlük; köylüyü topraktan koparıp fabrikaya, yani burjuvanın üretim araçlarına muhtaç hale getirdi. Burjuvazi artık sadece şehirli değil, üretim araçlarının sahibi olan sınıftı. “Tüccar Saati” artık sadece verimlilik için değil, artı-değer üretmek için kullanılıyordu. İşçinin fabrikada geçirdiği her saniye, saat kulesinin her tıkırtısı; işçinin emeğinden çalınan ve sermaye birikimine dönüşen birer birime dönüştü. Saat; artık bir özgürlük aracı değil, disiplin ve denetim silahıydı.

Bugün, Orta Çağ’ın taş surları çoktan yıkıldı; ancak burjuvazinin inşa ettiği “zamanın surları” hiç olmadığı kadar yüksek. Artık saat kulelerine bakmamıza gerek yok; o kuleler artık cebimizde, bileğimizde ve zihnimizde. Zamanı metalaştıran bu süreç, aynı zamanda insanın kendi hayatına yabancılaşmasının da tarihidir. Belki de en büyük mücadele; zamanı kârın ve sermayenin elinden alıp yeniden insana iade etmek olacaktır.

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz