Son günlerde sosyal medyada büyük tepki çeken bir olay yaşandı. Takipçi kitlesi yüksek genç bir kadın, iki genç kadının fiziksel görünüşünü hedef alarak "çok çirkinsiniz, ölün" ve "paranız yoksa kafanızı duvara vurun, devlet hastanesinde yüzünüzü yaptırın" gibi ifadeler kullandı. Tepkiler yalnızca kullanılan dile değil, bu sözlerin böylesine rahat kurulabilmiş olmasına da yöneldi. Bu soruya verilecek ilk cevap çoğu zaman "sosyal medya" ya da "anonimlik" oluyor. Oysa mesele bundan daha derin görünüyor. Çünkü bu sözleri söyleyenler çoğu zaman anonim değiller; isimleri, yüzleri ve kimlikleri ortada. Buna rağmen ekranın sağladığı mesafe, onları gündelik hayatta uymaya alıştıkları toplumsal sınırların dışına çıkarabiliyor. Belki de burada asıl belirleyici olan anonimlik değil, görünmezlik hissi. Tarihin başından beri filozofların, daha sonra ise sosyologların farklı biçimlerde cevap aradığı temel sorulardan biri şudur: İnsan doğuştan kötü müdür? Ancak belki de yanlış soruyu soruyoruz. Çünkü asıl mesele insanın doğası değil, onu "medenî" kılan toplumsal düzenin nasıl işlediğidir. Bizi dürtülerimizi kontrol etmeye, başkalarının sınırlarına saygı göstermeye ve birlikte yaşamaya yönelten şey gerçekten ahlak mı; yoksa çoğu zaman farkında bile olmadığımız görünürlük ve denetim mekanizmaları mı? Görünür Olduğumuz Sürece mi "Medeniyiz"? Bu sorunun tek bir cevabı yok. Ancak savaş, salgın ya da doğal afetler gibi toplumsal düzenin geçici ya da kalıcı biçimde sekteye uğradığı anomi dönemlerinde insanların ne ölçüde medeniyetten uzaklaşabildiğine ve "birey" olmaktan kopabildiğine defalarca tanıklık ettik. Bu nedenle burada tartışacağımız mesele, insanın doğasında iyilik ya da kötülük olup olmadığı değil; Michel Foucault'nun işaret ettiği anlamıyla "görülmek" olgusudur. Foucault, Jeremy Bentham'ın Panoptikon modelini yeniden yorumlayarak onu, modern toplumdaki görünürlük ve denetim mekanizmalarını açıklayan güçlü bir metafora dönüştürür. Foucault içinse Panoptikon sadece bir hapishane değil, modern iktidarın nasıl işlediğini anlatmak için güçlü bir metafordur. Çünkü Sanayi Devrimi'nden sonra yükselen kapitalizmle birlikte iktidarın işleyiş biçimi de değişmiştir. İktidar artık yalnızca yasaklayan ya da cezalandıran bir güç değildir. Modern iktidar, bireyi yalnızca yönetilmesi gereken bir özne olarak değil, sürekli gözlemlenmesi ve düzenlenmesi gereken bir unsur olarak ele alır. Bu nedenle bireyin davranışları üzerine odaklanan bu sistemde kişi, gerçekten izlendiğinden değil; izlenebileceğini düşündüğünden toplumsal normlara uyum sağlar. Böylece denetim, dışarıdan uygulanan eli sopalı bir güç olmaktan çıkar; bireyin içselleştirdiği bir öz denetim mekanizmasına dönüşür. Öte yandan dijital iletişimin sunduğu mesafe, başka bir paradoksu da beraberinde getiriyor. Sosyal medya kullanıcıları, karşısındaki kişinin yüz ifadesini, incinmişliğini ya da sessizliğini göremediğinde, onunla gerçek bir karşılaşma da yaşayamaz. Bu mesafe, gündelik hayatta kolay kolay aşmayacağı toplumsal sınırları dijital ortamda daha rahat ihlal etmesine zemin hazırlar. Burada psikolog John Suler'in "çevrimiçi ketlenmeme etkisi" (online disinhibition effect) olarak tanımladığı durum devreye giriyor. Yani insanlar ekranın arkasında yüz yüze söylemeye cesaret edemeyecekleri sözleri çok daha rahat dile getirebiliyor. Üstelik bunu yapan kişiler “anonim” bile değiller. Sosyal medya platformlarında isimleri, fotoğrafları ve hayatlarının önemli bir bölümü görünür durumda. Dijitalleşmeyle birlikte görünmez gözetim ve ahlaki sınırlarla aramıza giren bu mesafe, bana José Saramago'nun Körlük romanını hatırlatıyor. Saramago, romanında şu sorunun izini sürer: Kimsenin kimseyi görmediği bir dünyada insanlar ne kadar "insan" kalabilir? İlk bakışta fiziksel bir körlük salgınını anlatıyor gibi görünse de roman, asıl olarak bu körlüğün toplumsal sonuçlarına odaklanır. Çünkü insanlar yalnızca görme yetilerini kaybetmez; birbirlerinin bakışını, tanıklığını ve hesap verebilirliğini de yitirir. Başlangıçta gündelik hayatın alışkanlıkları bir süre daha devam eder. İnsanlar sıraya girmeyi, birbirlerine mesafeli davranmayı ve ortak yaşamın kurallarına uymayı sürdürür. Ancak zaman geçtikçe, kimsenin kimseyi göremediği ve dolayısıyla kimseye hesap vermek zorunda hissetmediği bu yeni düzende medeniyetin ince kabuğu çatlamaya başlar. Ortak yaşamı mümkün kılan kurallar yerini zorbalığa, şiddete ve güçlünün tahakkümüne bırakır. Saramago'nun anlatısında insanlar görmedikleri için değil, görünmediklerini düşündükleri için değişirler. Roman, birbirini denetleyen bakışın ortadan kalkmasının medeniyetin ne kadar kırılgan olduğunu gösteren güçlü bir düşünce deneyine dönüşür. Bugün ise bambaşka bir paradoksun içinde yaşıyoruz. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte, dijital ayak izlerimiz, kameralar ve algoritmalar sayesinde her zamankinden daha görünür olduğumuz iddia edilirken, aynı ekranın aramıza koyduğu mesafe yüzünden birbirimizi görmeyi unutuyoruz. Belki de mesele yalnızca gözetlenmek ya da görünmez olmak değildir. Asıl mesele, karşımızdakini bir insan olarak görmeye devam edip etmediğimizdir. Çünkü medeniyet, yalnızca kuralların varlığıyla değil; birbirimizi birer insan olarak görmeye devam ettiğimiz sürece ayakta kalır.
Peki, insanları yüz yüze söylemeye cesaret edemeyecekleri cümleleri dijital bir ekranın ardından bu kadar kolay kurmaya iten şey nedir?
Peki, Panoptikon nedir? Bentham'ın 18. yüzyılda tasarladığı bu hapishane modelinde yapının merkezinde bir gözetleme kulesi bulunur. Mahkûmlar ise kulenin etrafındaki hücrelerde yer alır. Gardiyanın kendilerini o an izleyip izlemediğini hiçbir zaman bilemezler; ancak izlenme ihtimalinin sürekli var olduğunu bilirler. Böylece dışarıdan bir denetime ihtiyaç duyulmadan mahkûmlar zamanla kendi davranışlarını kendileri denetlemeye başlar. Asıl güç, gözetimin kendisinde değil, gözetiliyor olma ihtimalinin yarattığı öz denetimde gizlidir.
Günümüzde ise Foucault'nun Panoptikon üzerinden yaptığı okuma, teknoloji sayesinde çok daha görünür hâle gelmiştir. Eskinin taş duvarlarının yerini güvenlik kameraları, dijital izler ve kişisel veriler almıştır. Ancak Panoptikon'un özü değişmedi. Çoğu zaman yazacağımız bir cümleyi, paylaşacağımız bir fotoğrafı ya da dile getireceğimiz bir düşünceyi, gerçekten izlendiğimiz için değil; izlenebileceğimizi bildiğimiz için yeniden düşünürüz.
Henüz yorum yapılmamış.