Kent olgusu; insanlık tarihi ile başlayan ve planlama kültürünün de gelişmesiyle birlikte sürekli olarak gelişen bir yapıya sahiptir. Kent ve kentleşme kültürü insanların hem bireysel hem de toplumsal ilişkilerini, yaşayışlarını, siyasi-sosyal görüşlerini, sağlıklarını ve sosyo-ekonomik durumlarını direkt olarak belirleyen ve etkileyen bir yapıya sahip olmuştur. Bu kadar önemli bir yapı taşının merkezinde ise hem bireysel hem de toplumsal olarak sıkışıklığımız, bugün kentleşmenin sadece “betonlaşma” olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır. Peki nedir bu kent ve kentleşme? İnsanların üzerinde bunca etkisi varken neden ve nasıl sömürü alanı olarak kullanılır?
Kent; temel anlamda bakıldığında aslında insanların yaşam alanlarını, sosyal çevrelerini oluşturduğu ve modern dönemde bunun kamunun eliyle planlandığı alanlardır. Kent bir yerleşme biçimi olduğu kadar da bir topluluk kültürüdür. Birçok toplumsal kültürü bir arada tutan, bunları sentezleyen kentlerin ve kentleşmenin önemi, birçok düşünür tarafından da tarih boyunca vurgulanmıştır. Platon “Bir şehir inşa etmek ve yasalar yapmak, insanları erdeme yönelten en iyi araçlardır.” demiş ve bugün içinde boğulduğumuz kentleşmenin en sosyolojik temelini özetlemiştir. Tarih boyunca bütün dönüm noktalarında, sıcak savaş dönemlerinin ardından yeni kurulan kentler; siyasal aklın bir ürünü olarak toplumu şekillendiren bir araç olarak kullanılmıştır. Siyasal dönüşümlerin ve gelişimlerin tamamına derinlikli bakıldığında neredeyse tamamının temelinde kentleşme kültürü olduğu açıkça görülmektedir.
Konu ölçeğimizi biraz daha küçülterek savaşların altında boğulan ve sürekli olarak toprak kaybına uğrayan, kendi kabuğuna çekilmek ve topraklarını paylaşmak zorunda kalan bir Osmanlı’dan savaştan yorgun düşmüş, her anlamda dipte ekonomik, sosyal imkanlara sahip; ama genç bir Cumhuriyetin kentleşme politikalarını nasıl ilerlettiği ve bu politikaları nasıl yönlendirdiğini gelin hep birlikte inceleyelim:
Kurtuluş Savaşı’ndan yeni çıkmış genç Cumhuriyetin o dönemki verilerine ve nüfus sayımındaki oranlara bakıldığında dağılımın sadece %24’ü kentlerde yaşıyordu. Modernizasyon planları ile hem üretimden kopmadan hem de halkı huzur ve refah içinde yaşatmayı amaçlayan Mustafa Kemal, ilk aşamada ne kadar ciddi girişimlerde bulunsa da bu oran II. Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar neredeyse değişmedi. Kaldı ki savaş öncesinde yaşayan nüfusun hayatını kaybeden vatandaşlarımızla beraber çok ciddi oranda değişiklik gösterdiği, bu azalmanın da sadece sayısal olarak değil her alanda açıkça etkiye sahip olduğu karşı koyulamaz bir gerçekti.
19. yy. ortalarında Osmanlı Devleti’nin kentleşme ve modernizasyon için özellikle İstanbul ve çevresindeki büyük yerleşim alanlarında uyguladığı politikalar artık geride kalmış ve Cumhuriyetin temelleri -eldeki imkanlarla- farklı ihtiyaçlara göre atılmak durumundaydı.
Aslında bütün bu olayları incelerken unutulmamalıdır ki “beton” olarak görülen kentlerin her sokağının, her penceresinin, her binasının, parkının hatta havasının bile çok ciddi bir hafızası vardır. Bunun en büyük örneği ise İstanbul’un tek adam ve bir aile rejimi olan hanedanlık, dini öğelerin mutlak hakimiyetindeki halifelik gibi öğeleri çağrıştırması nedeniyle iki kıtayı birleştirip jeopolitik olarak Türkiye’nin gözbebeği olmasına rağmen ülke hafızasında bıraktıklarından dolayı 13 Ekim 1923 günü, başkentin Ankara’ya taşınmasıdır. Ankara; o dönem bakıldığında yorgun ve savaş gazisi Anadolu’nun göbeğinde çorak topraklara sahip, konumsal olarak merkez bir yapıda ve yeni Cumhuriyet devrimlerinin hafızasını taşıma sorumluluğunu sırtlanmış bir Anadolu kentidir. Hatta Falih Rıfkı Atay o dönem Ankara için “Şimdi bir Anadolu kasabasının bile o günkü Ankara kadar iptidai olduğunu sanmıyorum.” demiştir. Başkent artık Anadolu’nun kavruk çocuğuna verilen bir unvan olarak kalmayacak, tam tersine bu çocuğu gürbüz güzel ilerici bir toplumun temel taşı olacak yağız bir delikanlı yapacaktır.
Ankara, bu yükü omzunda bilinçsiz olarak taşıyamayacak kadar büyük önem arz ediyordu. Meclis’ten çıkan “Büyük Kamulaştırma Yasası”, Hermann Jansen’in kazandığı 1927 tarihli Ankara İmar Planı Yarışması ve Ankara Şehri İmar Müdürlüğünün kurulması sadece Ankara için değil sonrasında örnek olacağı Anadolu şehirleri için de büyük önem arz edecekti. Ancak 1932 yılında Bakanlar Kurulunca onaylanan Jansen Planının eksiksiz olarak 1938’e kadar uygulanmasının ardından Mustafa Kemal’in hayata gözlerini yummasıyla birlikte tam bir ay sonra Jansen’in görevine son verilmiş ve emekleyen Başkent’te arsa spekülasyonları baş göstermiştir.
Kentin ciddi oranında gecekondu yapılaşmalarının olması ve arsa spekülatif değerlerinin ciddi rakamlarla eşdeğer tutulması kentin plandan kopuk bir yapıya doğru yavaş yavaş itmeye başlasa da Birinci Ulusal Mimarlık Akımı, Cumhuriyetin ilk yıllarında kente pek çok değerli eser kazandırmıştır.
Tabii gelişim süreci sadece başkent ile sınırlı kalmayarak o dönem Anadolu’ya da yayılmış ve demir-çelik, kâğıt ve kimya sektörlerinin öncüsü olacak modern sanayi tesislerinin yapımına hız verilmiştir. En önemli Sümerbank yatırımlarından biri olarak 1936’da kurulan Karabük demir-çelik fabrikaları, dönemin sanayileşme adımlarının kentsel yansımalarını ortaya koyması açısından iyi bir örnektir. Kentleşmenin sadece betonlaşma değil aynı zamanda üretim kanallarının halkla buluşturulması anlamında ne kadar kıymetli olduğunu o dönemlerdeki bu adımlarla çok net şekilde anlamaktayız.
Çok partili döneme geçiş ile birlikte ise aslında olay yavaş yavaş evrilmeye başlamış ve kentler üzerinde de siyasi-ekonomik roller değişmiştir. Kırdan kente göç fikri en temel ve özellikleriyle bu dönemde karşımıza çıkmıştır. Amerikan yardımları ile birlikte tarımın kolaylaşması, insan gücüne duyulan azalma ve kentlerdeki farklı iş alanları artık köy yerleşik hayatını sürdüren halkı kentlere doğru hızla itmiştir. 1940’lı yıllarda artık çok net fark edilen gecekondu sorunu tam olarak da bu şekilde başlamış ve maddi gücü olmayan köy halkını kentlerdeki nispeten pahalı hayat ve plansız konutlaşması ile adeta kusmuştur. Temel hak olan barınma hakkını ise köy halkı gecekondulaşma yolu ile kendince çözüme götürmüştür.
Siyasal olarak farklı bir boyut kazanan çok partili dönem tabii ki bu fırsatı kaçırmamış ve bütün siyasilerin temel vaadi olarak “yerleşik bulundukları arsaların tapularını” kullanmıştır. Nispeten yerine getirilen bu vaatler artık büyük şehirlerde ve Anadolu’da plansız yapılaşmaların fitilini resmen ateşlemiş ve temel hak olan barınmanın bile insan hayatı üzerinde bir siyaset malzemesi olabileceğini bizlere göstermiştir. Plansız, sosyal donatılardan uzak, fiziksel olarak altyapısı eksik ve güvenli olmayan yapılaşmalar artık ülke temel problemleri arasında yerini alacaktı.
1960’lı yıllarda ise aslında sadece kentleşme üzerine değil her alanda devletin planlı olarak ilerlemesi gerektiğinin ve değişimleri daha yakından takip etmesi gerektiğinin farkına varıldı. Devlet Planlama Teşkilatı kuruldu. Ardından kentlerle ilgili çok temel ve çarpıcı sorunlar sıralandı. Bunların en önemlileri ise ülkede imar planı ve harita kadastro çalışmalarının eksikliği, büyük şehirlerde kanalizasyon eksikliği, gecekondu sorunu, binaların en az %30’unun oturulamayacak durumda olduğu ve belediyelerin neredeyse tamamının bu hizmetleri verecek teknik-ekonomik altyapıya sahip olmadığıydı. Artık 10.000 nüfus eşik değeri sayılacak ve planlama alanlarına dahil edilecekti. Üç adet beş yıllık kalkınma planı art arda uygulansa ve çeşitli aksaklıklarla karşılaşılsa da plansız dönemlere dair genel sorunlar en azından durma ve aşılmaya çalışılma noktasına getirilebilmişti. 1980’li yıllarda köy-kent nüfus dengesinin eşitleneceğine dair planlama, neredeyse sayısal anlamda karşılığını gerçek hayatta bulsa da hepimizin bildiği üzere 1980’li yılların ülkemizde bırakacağı hem ekonomik hem de siyasi tahribat her alanda olduğu gibi kentleşmede de çok ciddi yaralar bırakacaktı.
Son günlerde gündemimizde olan bu konu, önümüzdeki günlerde yaşanacak yeni gelişmelerle gündemimizi daha da meşgul edeceğe benziyor; ancak tüm bu gelişmeleri hukuki çerçeve içerisinden haberleşme özgürlüğü ve kişisel verilerin korunması açısından değerlendirebilmek önemli. Neye onay verdiğimizi, nelerin paylaşımına rıza gösterdiğimizi bilerek haklarımızın ve bu haklar kapsamında gizlilik esasının bilinci ile dijital yaşama da adapte olabilmek gerek; zira uygulamalar bize bir hak vermiyor, biz haklarımız kapsamında onları kullanıyoruz.
Henüz yorum yapılmamış.