Söyleşi

HARİTALARDAN HİKÂYELERE: HARİTA MÜHENDİSİ VE YAZAR CEM SULTAN YILMAZ İLE SÖYLEŞİ

HARİTALARDAN HİKÂYELERE: HARİTA MÜHENDİSİ VE YAZAR CEM SULTAN YILMAZ İLE SÖYLEŞİ

Harita mühendisliği, yalnızca mekânı ölçmeyi değil; gözlem yapmayı, analiz etmeyi ve dünyayı farklı açılardan okumayı öğreten bir bakış açısıdır. TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası üyesi, harita mühendisi ve yazar Cem Sultan Yılmaz da bu bakış açısını edebiyatıyla buluşturan isimlerden biri.

İlk romanı Babamın Çiçeği ile aile bağları, kayıplar ve insanın içsel yolculuğunu anlatan Yılmaz, yakında yayımlanacak ikinci romanı Yılkıların Çağrısı ile okurlarını bu kez son yıllarda pek çok insanın yoğun biçimde hissettiği şehir yaşamının tükenmişliğinden alıp doğanın özgürlüğüne uzanan bir yolculuğa davet ediyor.

HKMO Blog için gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide; mühendislik ile edebiyat arasındaki bağı, yazarlık serüvenini ve harita mühendisliğinin anlatı dünyasını nasıl şekillendirdiğini konuştuk.

Yolculuğun Başlangıcı

"Harita mühendisliği benim temelim, yazarlık ise ona yeni bir boyut kazandırıyor."

Bugün kendinizi tanımlarken "Harita Mühendisi" mi, "Yazar" mı demeyi tercih edersiniz; yoksa bu iki kimliğin birbirini tamamladığını mı düşünüyorsunuz? 

Kendimi tanıtırken ilk olarak harita mühendisi olduğumu söylüyorum. Çünkü bu yolculuğa bu meslekle başladım. Eğitimim, çalışma hayatım ve olaylara bakış biçimim büyük ölçüde harita mühendisliği sayesinde şekillendi. Mesleğimi seviyor ve bu kimliği gururla taşıyorum.

Mühendisleri bir bakıma insanlığın arıları gibi görüyorum. İnsanlar tamamlanmış bir yolu, binayı ya da altyapıyı görüyor; ancak bunların arkasındaki ölçme, planlama ve konumlandırma süreçlerini çoğu zaman fark etmiyor. Harita mühendisliği ise tüm bu yapıların doğru yerde ve doğru biçimde hayata geçirilmesini sağlayan temel disiplinlerden biri.

Yazarlık ise bu mesleki kimliğime yeni bir boyut kattı. Bana göre mühendislerin sanatla, edebiyatla ya da sporla ilgilenmesi onları daha çok yönlü ve üretken bireyler hâline getiriyor. Bu nedenle iki kimliğimi birbirinden ayrı değil, birbirini besleyen iki üretim alanı olarak görüyorum.

Ön sözünüzde, "İçimdeki sesin kısıldığı, hayallerimden vazgeçtiğim bir dönemden geçtim." diyorsunuz. Bugün geriye dönüp baktığınızda yazmak sizin için yalnızca bir anlatma biçimi miydi, yoksa yeniden ayağa kalkma yolculuğunun da bir parçası mıydı?

Hayatımda babamı ve kardeşimi kaybetmek gibi derin acılar yaşadım. Yazmaya başladığım dönem de bu kayıpların ardından geldi.

Benim için yazmak yalnızca bir hikâye anlatmak değil; yıllarca içimde taşıdığım duygularla yüzleşmenin ve onları anlamlandırmanın bir yoluydu. Babamın Çiçeği'ni yazarken kimi zaman nefesimin kesildiği, yazmaya ara vermek zorunda kaldığım anlar oldu. Çünkü aslında yalnızca bir roman değil, geçmişimle olan hesabımı da yazıyordum.

Kitabın kapağındaki "Yazmak, hatıraları ölümün elinden almaktır." sözü bu süreci en iyi özetleyen ifadelerden biri. Yazdıkça acılarımla yaşamayı ve yeniden hayal kurmayı öğrendim. Yazmak benim için iyileşmenin ve yeniden ayağa kalkmanın yolu oldu.

En büyük mutluluğum ise okurların kendi hayatlarından parçalar bulduklarını söylemeleri oldu. Böylece kişisel bir hikâye, ortak bir duyguya dönüştü.

Hayatınızı mühendislik üzerine inşa etmiş biri olarak yazarlığın yaşamınızdaki yerini nasıl tarif edersiniz?

Mühendislik bana disiplinli düşünmeyi, plan yapmayı ve ayrıntıları görmeyi öğretti. Yazarlık ise bu teknik bakış açısına yeni bir ifade alanı kazandırdı.

Yazmayı hiçbir zaman gerçeklerden kaçmak olarak görmedim. Aksine, insanın yaşadığı acılarla ve ertelenmiş duygularıyla yüzleşmesini sağlayan güçlü bir araç olduğuna inanıyorum. Duygular kelimelere dönüştüğünde insan onları daha sağlıklı değerlendirebiliyor.

Yazarken okurun hayal gücüne de alan bırakmayı önemsiyorum. Her ayrıntıyı açıklamak yerine bazı boşlukları bilinçli olarak koruyorum. Çünkü edebiyatın en güçlü yanlarından biri, okurun da metnin bir parçası hâline gelmesidir.

Bugün geriye dönüp baktığımda yazmayı; kendimi yenilemenin, güçlenmenin ve hayal kurmanın bir yolu olarak görüyorum. Mühendislik bana sağlam bir temel sundu, yazarlık ise o temelin üzerine yeni bir dünya kurmamı sağladı.

İlk Kitaptan İkinci Kitaba

Çiçek ve Ceyhun'un aslında kendi duygularınızın yansıması olduğunu ifade ediyorsunuz. Bir yazar için karakterler ne zaman yalnızca kurgu olmaktan çıkıp kişisel bir yüzleşmeye dönüşüyor?

Romanlarımdaki karakterlerin büyük bölümü gerçek hayatta bana dokunmuş insanlardan ve yaşanmışlıklardan izler taşıyor. Ancak onları olduğu gibi metne aktarmıyorum. Farklı kişilerden aldığım özellikleri tek bir karakterde birleştiriyor, onları romanın dünyasında yeni bir kimliğe dönüştürüyorum.

Çiçek karakterinde kendimden çok şey var. Babama duyduğum özlem, onu küçük yaşta kaybetmenin bıraktığı boşluk ve çocukluğumdan taşıdığım duygular bu karaktere yansıdı. Aynı zamanda kızlarımdan, sevdiğim insanlardan ve yaşam deneyimlerimden de izler taşıyor. Bu nedenle Çiçek tek bir kişiyi değil, farklı yaşanmışlıkların birleşimini temsil ediyor.

Ceyhun karakterinde de kendimden parçalar var. Çiçek'in babasında zaman zaman kendi babamı, zaman zaman da bir baba olarak kendimi görebiliyorum. Yan karakterlerin önemli bir kısmı ise günlük yaşamda karşılaşabileceğimiz gerçek insanlardan besleniyor. Okurun onları tanıdık bulmasının, hikâyeyle daha güçlü bir bağ kurmasını sağladığına inanıyorum.

Yazarken karaktere önce bir kimlik kazandırıyorum. Sonrasında onu sürekli yönlendirmek yerine kendi doğasında hareket etmesine izin veriyorum. Bir noktadan sonra karakter ne yapmak istediğini bana söylemeye başlıyor. İşte o anda kurgu daha doğal akıyor. Karakter artık yalnızca benim oluşturduğum biri olmaktan çıkıyor; ben de onu yöneten değil, yolculuğuna eşlik eden biri hâline geliyorum. Asıl kişisel yüzleşme de burada başlıyor. Çünkü karakteri izlerken kendi özlemlerimle, korkularımla ve seçimlerimle yeniden karşılaşıyorum.

Yakında yayımlanacak Yılkıların Çağrısı sizin yazarlığınız açısından nasıl bir dönüm noktası olacak?

Yılkıların Çağrısı benim için hikâyenin gerçekten yazarı çağırdığı ilk roman oldu. Elbette yazacağım bölümleri önceden planlıyorum; ancak bu kez karakterler ve sahneler zihnimde öylesine canlıydı ki onları ertelemek mümkün olmadı.

Bunu en iyi anlatan anlardan biri, bir gece gördüğüm rüyaydı. Spor salonundan yorgun dönmüş, yazmayı ertelemiştim. Gece rüyamda yılkı atlarının bana "Uyuma, bizi yaz." diye seslendiğini gördüm. Uyandığımda kahvemi hazırlayıp masaya oturdum ve sabaha kadar aralıksız yazdım. Fiziksel olarak yorgun olmama rağmen yazarken hiç yorulmadığımı hissetmedim.

O an şunu fark ettim: Kurgu kâğıda döküldüğünde yazar da o dünyanın içine giriyor. Ben de yılkı atlarıyla birlikte koştuğumu, Torosların rüzgârını hissettiğimi ve karakterlerle birlikte yaşadığımı düşündüm. Romanın adı da aslında bu deneyimden doğdu; hikâye gerçekten beni çağırıyordu.

İlk romanım daha çok yaşanmış duygularla hesaplaşma üzerine kuruluydu. Yılkıların Çağrısı ise kurmacanın içinde daha özgür dolaşabildiğim, karakterlerle daha güçlü bağ kurabildiğim yeni bir dönemi temsil ediyor.

İlk romanınız ile ikinci romanınız arasında sizi en çok değiştiren şey neydi; geçen zaman mı, yaşanmışlıklar mı, yoksa yazma pratiğiniz mi?

İlk roman benim için yalnızca bir eser değil, aynı zamanda önemli bir öğrenme süreciydi. Yazarken kendi anlatım dilimi keşfettim; duyguyu metinde nasıl dengeleyeceğimi ve okura nasıl aktaracağımı öğrendim. Bir kitabı tamamlayabilmek ise zihnimdeki hikâyenin gerçekten bir romana dönüşebileceğini bana gösterdi.

Babamın Çiçeği yoğun duygularla yazıldı. Geçmişte yaşadığım acılarla yeniden yüzleşmek kolay değildi; ancak bu süreç, yıllardır içimde taşıdığım duygularla barışmamı da sağladı.

İkinci romana geçtiğimde ise daha bilinçli yazıyordum. Karakterlere daha fazla alan tanımayı, her şeyi anlatmak yerine okurun hayal gücüne güvenmeyi öğrendim. İlk romanda karakterleri ben yönlendirirken, ikinci romanda onların hikâyesine eşlik eden biri hâline geldim.

Bugün ikinci romanımın daha özgün ve akıcı olduğunu düşünüyorum. Şehir yaşamının sıkışmışlığı ile doğanın özgürlük duygusunu karşı karşıya getirirken kendi hayal dünyamı da metne daha fazla yansıtabildim. Geriye dönüp baktığımda beni değiştiren tek bir unsurdan söz edemem; geçen zaman, yaşanmışlıklar ve yazma pratiği birlikte etkili oldu. Ancak en büyük dönüşüm, okura neyi anlatacağımı ve neyi onun hayal gücüne bırakacağımı daha iyi öğrenmiş olmamdı.

Harita Mühendisliği Yazarlığı Nasıl Besliyor?

Ön sözünüzde, harita mühendislerinin yalnızca sayıları değil, görünmeyeni de okuyabildiğini ifade ediyorsunuz. Bu bakış açısının, karakterlerinizin duygularını ve hikâyelerini inşa ederken size nasıl katkı sağladığını düşünüyorsunuz?

İlk romanımdaki ana karakterin ve babasının harita mühendisi olması bilinçli bir tercihti. Mesleğin yalnızca teknik yönünü değil, dünyaya ve insana bakış biçimini de karakterlere taşımak istedim. Çünkü harita mühendisliği, görünmeyeni görünür kılan; ölçerek, analiz ederek ve yorumlayarak yaşadığımız çevreyi anlamlandıran bir meslek.

Kontrol mühendisliği deneyimim de bana küçük ayrıntıların ne kadar belirleyici olabileceğini öğretti. Bazen gözden kaçan küçük bir iz, önemli bir hak ya da sınır meselesinin çözümünü sağlayabiliyor. Bu dikkat ve sorumluluk anlayışı yazarlığıma da yansıyor. Karakterlerin yalnızca görünen yönlerini değil; davranışlarının ardındaki duyguları, geçmişlerini ve sessiz kalan taraflarını anlamaya çalışıyorum.

Çiçek'in babasının harita mühendisi olması da bu yüzden tesadüfi değil. Roman aracılığıyla yalnızca bir mesleği değil; çalışma disiplinini, doğaya saygıyı, merhameti ve kuşaktan kuşağa aktarılan değerleri de anlatmak istedim. Bana göre çocuklara bırakılabilecek en değerli miras, maddi varlıklardan çok hayata bakış biçimidir.

Çiçek'in köy yaşamı da kendi çocukluğumdan izler taşıyor. Bu nedenle romandaki değer aktarımını sözlü öğütlerden çok, karakterlerin yaşam biçimi ve doğayla kurdukları ilişki üzerinden kurmayı tercih ettim. Kitabın ardından okurların kendi ailelerinden ve çocukluklarından izler bulduklarını söylemeleri, bu anlatının kişisel bir hikâyenin ötesine geçtiğini gösterdi.

Romanlarınızda mekânların yalnızca bir arka plan değil, adeta bir karakter gibi hissedildiği oluyor. Coğrafya ve doğa sizin hikâyelerinizde nasıl bir rol üstleniyor?

Coğrafyanın insanın ruhunu, karakterini ve hayata bakışını şekillendirdiğine inanıyorum. Bir bölgenin iklimi, doğası ve yaşam koşulları yalnızca gündelik hayatı değil; insanların düşünme, hissetme ve olaylara yaklaşma biçimlerini de etkiliyor. Bu yüzden mekânı kişiden bağımsız düşünmüyorum.

Romanlarımda mekân, olayların geçtiği boş bir fon değil; karakterlerin ruh hâlini, kararlarını ve dönüşümünü etkileyen canlı bir unsur. Aynı karakteri bir hastaneye ya da bir yaylaya yerleştirdiğinizde duygu dünyası da değişiyor. Mekânın atmosferi, anlatının yönünü belirleyen önemli unsurlardan biri hâline geliyor.

Doğa ise benim için bundan da öte, başlı başına bir karakter. Özellikle Yılkıların Çağrısında amacım okura Torosları uzaktan anlatmak değil, onu o coğrafyanın içine davet etmekti. Rüzgârı, kokuyu, sessizliği ve özgürlük hissini okurun da karakterlerle birlikte yaşamasını istedim.

Yılkı atları, kartallar ya da Toroslar bu nedenle yalnızca birer dekor değil; karakterlerin dönüşümüne eşlik eden, onlara yol gösteren ve hikâyenin ruhunu oluşturan canlı unsurlar. Doğa sessizdir ama roman boyunca karakterlerle konuşur, onları değiştirir ve okurun duygularına yön verir.

Üretim Süreci

Roman boyunca insanlar kadar hayvanların da hikâyeye yön verdiğini görüyoruz. Şefkat, koruma ve iyileştirme duygusu neredeyse bütün karakterlerin ortak paydası hâline geliyor. Bu yaklaşım romanın temelinde en başından beri var mıydı?

Hayvanların romandaki yeri, gerçek hayatta onlarla kurduğum bağdan geliyor. Yaşadığım etkileyici anları okurun da hissedebilmesi için metne taşımayı seviyorum. Örneğin iş yerinde her sabah ilgilendiğim bir balık, romandaki karakterlerden birinin hikâyesine ilham verdi.

Romanda köpek, kedi, balık, kartal ve yılkı atları gibi birçok hayvan yer alıyor. Ancak bunlar yalnızca atmosfer oluşturmak için değil; karakterlerin şefkatini, yalnızlığını, özgürlük arayışını ve dönüşümünü görünür kılan anlatı unsurları olarak var.

Özellikle Yılkıların Çağrısı'nda yılkı atları ile şehir yaşamını karşı karşıya getiriyorum. Doğanın sunduğu özgürlük duygusunu modern hayatın sınırlarıyla kıyaslarken, Jack London'ın eserlerinden de ilham aldım.

Hayvanların insanın merhametini ve doğayla kurduğu bağı güçlendirdiğine inanıyorum. Bu nedenle romanlarımda yalnızca hikâyeye eşlik eden unsurlar değil, karakterlerin değişimine yön veren güçlü bir anlatım dili oluşturuyorlar.

Yazmaya başlarken önce karakterler mi zihninizde beliriyor, yoksa onları taşıyacak mekân ve atmosfer mi? Bir harita mühendisi olarak planlama alışkanlığınız, kurgu oluşturma sürecinizi etkiliyor mu?

Yazmaya başlarken mutlaka bir plan yapıyorum. Kontrol mühendisliği ve proje çalışmalarından gelen alışkanlıkla hikâyenin ana çatısını önceden kurmak bana güven veriyor. Ne anlatmak istediğimi, olayların nasıl gelişeceğini ve metnin nereye ulaşacağını tasarlıyorum. Ancak bu planı değişmez bir şema olarak görmüyorum.

Bazen kurgu, hayatın içindeki küçük bir karşılaşmadan doğuyor. Örneğin bir Yörük köyünde yaşlı bir insanla yaptığım kısa bir sohbet, Yılkıların Çağrısı'nın ilk fikirlerinden birine dönüştü. O sohbetten sonra zihnimde bir Yörük kızı canlandı; ardından diğer karakterler ve mekânlar kendiliğinden oluşmaya başladı.

Karakterlerimi de çoğunlukla gündelik hayatta karşılaştığım insanlardan besliyorum. İş hayatında, köyde, şehirde ya da spor salonunda gözlemlediğim insanlar zamanla romanın bir parçasına dönüşebiliyor.

Bu nedenle üretim sürecim plan ile sezginin birleşiminden oluşuyor. Hikâyenin iskeletini önceden kuruyorum; ancak karakterler canlandıkça onlara hareket alanı bırakıyorum. Mühendislik bana sağlam bir kurgu disiplini kazandırırken, hayatın içinden gelen gözlemler anlatıyı canlı ve doğal hâle getiriyor.

Genç Meslektaşlara

Bugün mesleğe yeni adım atan genç harita mühendislerine ne söylemek istersiniz? Sizce mühendislik yalnızca teknik bilgiyle mi beslenmeli, yoksa edebiyat, sanat ve felsefe gibi alanlar da mesleki bakış açısını zenginleştirir mi?

Teknik bilgi mühendisliğin vazgeçilmez temelidir; ancak tek başına yeterli olduğunu düşünmüyorum. Mühendislik özünde üretmek, sorun çözmek ve insan hayatına katkı sunmaktır. Bunun için yalnızca teknik bilgi değil; insanı, çevreyi ve hayatı anlayabilmek de gerekir.

Edebiyat, sanat, felsefe ve spor insanın bakış açısını genişletir. Gözlem gücünü artırır, iletişimini geliştirir ve farklı düşünme biçimleri kazandırır. Ben yazarlığın mühendislik bakışımı zayıflatmadığını, aksine güçlendirdiğini düşünüyorum. Aynı şekilde mühendislik de yazarlığıma planlama, disiplin ve sorumluluk duygusu kazandırıyor.

Genç meslektaşlarıma en önemli tavsiyem, kendilerini yalnızca meslekleriyle tanımlamamalarıdır. Yazabilir, müzikle ilgilenebilir, spor yapabilir ya da farklı alanlarda üretim gerçekleştirebilirler. Bu çok yönlülük hem meslek hayatını hem de kişisel gelişimi zenginleştirir.

Elbette hayal kurmak önemli; ancak hayalleri emekle desteklemek gerekir. Düzenli çalışmaktan ve denemekten vazgeçmeyen insanlar, zamanla kendi yollarını mutlaka bulacaktır.

Bugüne kadar pek çok harita üzerinde çalıştınız. Eğer hayatınızın haritasını çizecek olsaydınız, sizi bugün olduğunuz kişiye ulaştıran üç temel "durak" hangi noktalar olurdu?

Hayatımın haritasındaki ilk durak, çocuk yaşta yaşadığım kayıplar olurdu. Babamı ve kardeşimi genç yaşta kaybetmem, hayata bakışımı derinden etkiledi. Yazarlığımın duygusal temelinde de bu yaşanmışlıklar ve aile bağlarına verdiğim önem bulunuyor.

İkinci durak, kitaplarla kurduğum ilişkiydi. Üniversite yıllarında yoğun şekilde okumaya başladım. Özellikle Jack London ve Martin Eden, yazmanın yalnızca bir hayal olmadığını; emekle gerçeğe dönüşebileceğini bana gösterdi.

Üçüncü durak ise harita mühendisliği oldu. Mesleğim bana yalnızca teknik bilgi değil; farklı coğrafyaları, insanları ve yaşamları tanıma fırsatı sundu. Gözlem yapmayı, planlı çalışmayı ve başladığım işi tamamlamayı öğrendim. Yazarlığımı besleyen en önemli kaynaklardan biri de bu mesleki deneyim oldu.

Bugün geriye dönüp baktığımda, yaşadığım kayıpların bana neyi anlatacağımı; kitapların bunu nasıl anlatacağımı; mühendisliğin ise o hayali gerçekleştirecek disiplini kazandırdığını görüyorum. En büyük dileğim ise yıllar sonra da okunmaya devam edecek, insana dokunan eserler bırakabilmek.

Kapanış

Haritalar insanlara yön gösterir. Bugün geriye dönüp baktığınızda, sizi yolunuzdan vazgeçirmeyen en önemli pusula neydi?

Beni yolumdan vazgeçirmeyen en önemli düşünce, hayatın bize sınırlı bir zaman sunduğunu bilmek oldu. Acılar, kayıplar ve zorluklar yaşamın bir parçası; ancak insanın bu zamanı yalnızca onlara tutunarak geçirmemesi gerektiğine inanıyorum. Yaşadığımız sürece üretmek, öğrenmek ve geride güzel izler bırakmak en büyük motivasyonum oldu.

Benim için başarı yalnızca kişisel hedeflere ulaşmak değil; insanlara, doğaya ve yaşadığımız dünyaya fayda sağlayabilmek demek. Bir insana dokunabilmek, bir canlıya yardım edebilmek, mesleğe katkı sunabilmek ya da kalıcı bir eser bırakabilmek aynı amaca hizmet ediyor.

İnsan, bu dünyadan ayrıldıktan sonra geride bıraktığı duyguyla hatırlanıyor. Birilerinin "İyi ki bu insan bu hayattan geçmiş." diyebilmesi benim için en büyük ödül. Hem harita mühendisi hem de yazar olarak üretmeye devam etme isteğimin arkasındaki en önemli pusula da bu düşünce.

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz