Kültür & Sanat

Duvarların Ötesinden: Direniş, Ağıt ve Ses

Duvarların Ötesinden: Direniş, Ağıt ve Ses

Eski anatomistler, işitme sinirinin beynin derinliklerinde üç ya da daha fazla yola ayrıldığını söylerdi; kulağın da üç farklı düzeyde işittiğini tahmin ederlerdi. Birinci düzey yeryüzündeki dünyevi konuşmaları duyar, ikincisi öğrenmeyi ve sanatı anlar, üçüncüsü ise ruhun kendisi yeryüzündeyken yüce bir rehberliği işitip bilgi alabilsin diye vardır.

Sanat, tam olarak bu ikinci ve üçüncü düzeyden duyulur; kulağın günlük konuşmayı işittiği yerden değil, öğrenmenin ve ruhun buluştuğu o daha derin yerden. Sanat önemlidir çünkü ruhun mevsimlerini anımsatır bize: bir kışın nasıl geçtiğini, bir baharın neden bu kadar geç geldiğini. Yolculuğumuzdaki o özel ya da trajik anın, sanki hiç yaşanmamış gibi geçip gitmesine izin vermez. Sadece kendimiz için kendi kavrayışımızın bir göstergesi de değildir; peşimizden gelenler için bir haritadır aynı zamanda. Ruhu her besleyişimizde onun gelişimini güvence altına alırız; onu gerçek dünyada görünür kılacak becerileri de bu sayede sanatla yeşertiriz.

Müzik, bu haritanın en sessiz ama en dayanıklı çizildiği yerlerden biridir. Bazen bir ezgi, dünyevi düzeyde masum bir türküden ibaretmiş gibi görünürken, ikinci ve üçüncü düzeyde bambaşka bir şey taşır: bir haber, bir umut, bir direniş çağrısı. Filistinli kadınların 1930'larda hapishane duvarlarına yaklaşıp söylediği şarkı, tam olarak bu ikiliği kullanıyordu. 1930'larda, İngiliz Manda yönetimi altındaki Filistin'de kadınlar, hapisteki mahkûmları görebilmek için dağ yollarına düşer, hapishane duvarlarına yaklaşarak içerideki sevdiklerine seslenirlerdi. Söyledikleri şarkının adı olan "Ya Tal'in al-Jabal" ("Ey dağa çıkanlar"), melodinin ardında çok daha keskin bir gerçeği saklardı: direnişin kesinlikle kazanacağına ve fedailerin gelip onları kurtaracağına dair sarsılmaz bir umut haberi. Gardiyanlar anlamasın diye kelimelerin arasına fazladan bir "L" hecesi ve ardından bir sesli harf ekleyerek "lelele" gibi dile takılan bir doku yaratırlardı. "İmlolaah" adı verilen bu teknik, sesin bizzat kendisini kusursuz bir şifreye dönüştürür; işgalcinin kulağına anlamsız bir mırıltı gibi gelen bu nağmeler, mahkûmun yüreğine can damarı olurdu. Kadınların hapishanelere su ve ekmek taşımasıyla, askerlerin hareketlerini köylülere haber vermesiyle örülen bu gizli ağ, sessiz ama hayati bir direnişin adıydı.

Ya tal'in al-jabal, 'al-ouna wa 'al-ouna, 
Hababayna ma ba'd, w-al-zulm ma ydouma. 
(Ey dağa çıkanlar, omuz omuza verip direnişe doğru, 
Sevdiklerimiz uzak değil, zulüm sonsuza dek sürmez.)

Bu aynı şifreleme ve direniş dürtüsü, coğrafyanın bambaşka bir köşesinde de yankı bulur. 2021 yılında Filistinli şarkıcı Terez Sliman ile Portekizli müzisyen Sofia Adriana Portugal, Nil Nehri üzerindeki bir teknede "Ya Tal'in al-Jabal" ile İspanyol halk şarkısı "Las Panaderas"ı (Ekmekçi Kadınlar) harmanladıkları ortak bir video paylaştılar. Biri hapishane duvarında, diğeri ekmek fırınının önünde doğmuş olan bu iki farklı coğrafyanın kadın sesi, aynı ezgide ve aynı ortak kaderde buluştu. Savaşla, işgalle ve açlıkla yoğrulmuş topraklarda ağıt kültürünün bu denli derin kökler salması elbette tesadüf değildir. Acı ve ağıt birbirini besler; sanat ise bu ikisinin arasındaki bağı büyütür. Ağıt, kaybı kayıt altına alma biçimidir; resmi tarihin çoğunlukla görmezden geldiği hafızanın ve sözlü tarihin taşıyıcısıdır. Kadınların sesi, bu kaydın tutulduğu en mukaddes yerdir.

Bu kesintisiz direniş ve ağıt hattı, Ortadoğu'nun bir başka efsanevi sesine, Beyrut'un kalbine uzanır: Feyruz'a. Şarkıları çalmaya başladığında savaşın ortasında silahların bir an için susarak derin bir sessizliğe büründüğü söylenir. Yalnızca bir sanatçı değil, bütün bir kültürün yaşayan anıtı olan bu sesin kökleri de tıpkı coğrafyası gibi bir göç ve harman hikâyesidir.

1970'lerde Lübnan mezhep çizgileriyle paramparça olurken, Feyruz bu derin bölünmüşlüğün neredeyse tek ortak paydası haline geldi; Beyrut'a, Şam'a, Kahire'ye yazılan devasa güzellemeler muhteşem Arap orkestraları eşliğinde dillerden dillere yayıldı. Savaşın yıkıcı rüzgârları sertleştikçe, geleneksel Arap melodilerini caz ile funk unsurlarıyla harmanlayarak "Lübnan usulü doğu cazı"nı yarattı. Bu yenilikçi iş birliği, Feyruz'un sesine her zamankinden çok daha politik, yaralı ve acılı ama bir o kadar da gururlu bir ton kazandırdı.

İşte bu kasırganın ortasında doğan "Le Beirut" (Beyrut'a), yıkıcı bir iç savaşın pençesindeki şehre yazılmış en acıklı ama en tutkulu aşk mektubudur. Feyruz, sesindeki umut ve hüznü aynı nefeste eriterek kentin kanayan yaralarına her şeye rağmen sahip çıkılan o güzel şehre seslenir:

A'tini nay wa ghanni, al-ghina sirr al-wujud, 
Wa da-in al-dam' 'al-abwab, ya bayrut. 
Ya bayrut, ya qadimat al-nahr, 
Ya waradat al-lail wa al-qahr. 
(Bana neyi ver ve şarkı söyle, şarkı söylemek varlığın sırrıdır, 
Ve kapılardaki gözyaşlarını sil, ey Beyrut. 
Ey Beyrut, ey eski nehir, 
Gecenin ve zulmün gülü.)

Feyruz'un sesi, savaşın acımasız diliyle sevginin ve merhametin dilini birbirine bu kadar yakın tutabilmeyi başaran tarihteki nadir enstrümanlardan biri oldu. Sevgiliye duyulan romantik hasret ile vatana duyulan kavurucu özlemin aynı sözcüklerde eritildiği bu benzersiz dil, onu yalnızca Lübnan'ın değil, tüm bölgenin ortak vicdanı kıldı.

Filistinli kadınların hapishane duvarlarında şifreledikleri o umut dolu türkü ile Feyruz'un savaşın gürültüsü içinde Beyrut'a fısıldadığı o melankolik aşk şarkısı, aslında aynı kökten göğe uzanan iki yapraktır. Biri anonimleşmiş, isimleri tarihten silinmiş kahraman kadınların kolektif çığlığıdır; diğeri tek bir ismin altında bütün bir halkın hafızasını omuzlayan zamansız bir sestir. Ancak her ikisi de sanatı ruhun, bedenin ve toprağın aynı dille konuştuğu o üçüncü yoldan geçirerek kulaklarımıza ulaştırır. Sanat, en karanlık zamanlarda bile kitlesel bir direnişin yerini doğrudan almaz belki ama onun sarsılmaz hafızasını tutar; bizden sonra bu yoldan yürüyecek olanlara bırakabileceğimiz en kalıcı harita, işte bu ağıtlar, şifreler ve yankısı hiç dinmeyen seslerdir.

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz