Bir sabah, mahallenin yol boyunca uzanan cephesi bir gecede değişmiş; evlerin önüne demir panolar, brandalar çekilmiş. Panoların arkasında hep aynı evler duruyor: aynı yoksulluk, aynı hayatlar. Önlerinde ise yeni ekilmiş çiçekler, tazelenmiş boya, fırçayla temizlenmiş duvarlar. Otuz metre ötede bir akaryakıt istasyonunun önü açık; çünkü onun "görüntüsü" gayet uygun. Mahalleli soruyor: "Bizden mi utanıyorlar?" Şehir, misafire hazırlanıyor. Bu misafire hazırlık ise ev sahibinden ‘’utanılarak’’ yapılıyor. 7-8 Temmuz'da Ankara, Beştepe'de 36. NATO Zirvesi'ne ev sahipliği yapacak; aralarında Trump'ın da bulunduğu onlarca lider ülkemize misafir olacak. Bunun için başkent, pek çok kişinin "gayriresmî bir OHAL" dediği bir tabloyla karşı karşıya. Bulvarlar kapatıldı, dokuz ilçede kamu çalışanları izne çıkarıldı, gündelik hayat neredeyse durma noktasına geldi. Valilik bir hafta boyunca (6-12 Temmuz) neredeyse her şeyi yasakladı: toplantı, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması, açlık grevi, oturma eylemi, miting, çadır kurma, bildiri dağıtma, pankart asma... Konserler, şenlikler, hatta mezuniyet törenleri ertelendi. Yasaktan önce de geniş bir gözaltı dalgası başlamıştı: eylem yapabilecekleri "ihtimaliyle" evler basıldı, yüzlerce kişi gözaltına alındı, 170'i aşkın kişi tutuklandı; yaşları yetmişi geçmiş vakıf gönüllüleri bile "tehdit" sayıldı. Zirveyi izlemek isteyen özellikle ülkemizde görev yapan gazetecilerin çoğuna akreditasyon verilmedi. En çok konuşulan ise brandalar oldu. Protokol güzergâhındaki gecekondu mahallelerini panolar ve brandalarla perdelemek için yaklaşık 181 milyon lira harcandı; kimi evin dış cephesi apar topar boyandı, kimi yarım yapı yıkıldı. Buradaki mantık ince ama acımasız: Yoksul saklanıyor, zengin süsleniyor. İstasyonun, lüks iş yerinin önüne peyzaj yapılırken, yoksulun önüne duvar çekiliyor. Yani utanılan şey yoksulluk değil, bizzat yoksulun kendisi. Bu, yeni bir icat da değil. Yeni Delhi, 2023'teki G20 için gecekondularını dev brandalarla kapatmış; Bakü sahte süslü duvarlar örmüş, Vladivostok çökmek üzere olan binaların cephelerini boyayıp arkasındaki gerçeği gizlemişti. Literatürde bunun bir adı var: "Potemkin köyü" arkasındaki sefaleti sahte bir cepheyle gizleme sanatı. Ankara da bu listeye yazıldı. Kent, devasa bir dekora dönüştü. Bu manzara, mekânla uğraşan mesleğimiz için ayrıca düşündürücü. Bizim işimizin özü gerçeği temsil etmektir: pafta gerçeği gösterir, mahalle olduğu gibi ölçülür. Bir mahallenin üstüne çekilen branda ise haritanın üzerine çizilmeye çalışılan bir yalandır; kortej için boyanan bir cephe, kentin sahte bir makyajıdır. Üstelik örtülen yalnızca evler değil. Meydan, cadde, park; yurttaşın haklarını kullandığı yerlerdir. Oralar perdelenip kullanımı yasaklandığında yeniden düzenlenen sadece trafik değil, yurttaşlığın kendisidir. Kentin hakkı ile toplanma hakkı aynı brandanın altına giriyor. Üstelik toplanma ve gösteri hakkı, sıradan bir izin meselesi değil; Anayasa’yla güvence altına alınmış temel bir haktır. Bu hakkın bir hafta boyunca fiilen askıya alınması, “tedbir” kavramının çok ötesine geçmektedir. Böyle bir uygulama, hem demokratik hak arayışının sınırlandırılmasına zemin hazırlamakta hem de yoksulluğu görünmez kılma çabasına dönüşmektedir. Kimse otuzdan fazla devlet başkanının güvenliğinin sağlanmasına itiraz etmemekle birlikte, bir mekânı güvenli kılmakla bir şehrin anayasal hayatını askıya almak arasında bir sınır vardır. Hatırlayalım: Türkiye ilk kez NATO zirvesi ağırlamıyor. 2004'te İstanbul, Bush'un da katıldığı zirveye olağanüstü önlemlerle ev sahipliği yaptı; ama gösteriler yasaklanmadı. Savaş karşıtları dünyanın dört bir yanından geldi, şehrin pek çok yerinde protestolar yapıldı, her görüşten gazeteci çalıştı. Aradan geçen yirmi iki yılda değişen şey, tehdidin büyüklüğü değil; "güvenlik" gerekçesinin artık muhalefetin kendisini silmek için kullanılıyor oluşu. Bir devlet, uluslararası bir toplantıyı kendi halkından korumak zorunda hissediyorsa; onu saklıyor, susturuyor, önceden gözaltına alıyorsa; asıl mesele misafirin güvenliği değil, ev sahibinin kendi yurttaşıyla kurduğu ilişkidir. Güvenlik hayatın tamamına yayılmış şekilde ve halkın kendisi için sağlanmalıdır. Brandalar misafir gidince inecek, bulvarlar yeniden açılacak, çiçekler solacak. Ama panoların arkasından yeniden aynı gerçek ortaya çıkacak: kapatılmaya çalışılan o kent, aynı yoksulluk, aynı mahalleler, meydanı ve sesi bir haftalığına "örtülen" aynı yurttaşlar. Bir mahalleyi kortejin gözünden saklayabilirsiniz; bir ülkeyi kendi gerçeğinden saklayamazsınız. Bir ülkenin itibarı, brandanın ön yüzünün ne kadar güzel göründüğüyle değil, brandaya hiç ihtiyaç duyup duymadığıyla ölçülür. Yoksulluk ve antidemokratik uygulamalar, artık brandalarla görünmez kılınamayacak kadar belirgin hâle gelmiştir. Geriye o mahallelinin sorusu kalıyor, cevapsız: Kimden utandılar?
Henüz yorum yapılmamış.