Türkiye’de operanın ne zaman başladığını hiç düşündünüz mü? Mozart’ın, Verdi’nin, Bizet’nin ve Puccini’nin eserleri Avrupa sahnelerinde yankılanırken opera sanatı bu topraklarda nasıl karşılık bulmuştu? Türkiye kendi bestecisinin, kendi dilinin ve kendi tarihsel anlatısının yer aldığı bir opera eserine ne zaman kavuşmuştu? Bu soruların yanıtı bizi yalnızca müzik tarihine değil, Cumhuriyet’in kültür ve sanat anlayışına da götürüyor. Opera Nedir, Nerede ve Ne Zaman Doğdu? Opera; müzik, şan, tiyatro, edebiyat, dekor, kostüm ve kimi zaman dansın bir araya geldiği çok katmanlı bir sahne sanatıdır. Operada hikâye yalnızca konuşmalarla değil, büyük ölçüde orkestra eşliğinde seslendirilen eserlerle anlatılır. Eserin sözlü metnine libretto, sanatçıların tek başına seslendirdikleri bölümlere ise arya adı verilir. Opera sanatının doğuşu, 16. yüzyılın sonlarında İtalya’nın Floransa kentine uzanır. Dönemin müzisyen, şair ve düşünürlerinden oluşan Floransa Cameratası, Antik Yunan tiyatrosunda söz ile müziğin birlikteliğini araştırarak bu geleneği yeniden canlandırmaya çalıştı. Bu çalışmalar sonucunda tiyatro ile müziği birleştiren yeni bir anlatım biçimi ortaya çıktı. 1598 yılında Jacopo Peri tarafından bestelenerek sahnelenen Dafne, tarihin bilinen ilk operası olarak kabul edilir. Ancak eserin müziğinin büyük bölümü günümüze ulaşmamıştır. Peri’nin 1600 yılında sahnelenen Euridice adlı eseri ise günümüze bütünüyle ulaşan en eski opera olarak bilinir. Opera tarihinin önemli dönüm noktalarından biri de Claudio Monteverdi’nin 1607 yılında sahnelenen L’Orfeo adlı eseridir. L’Orfeo, müzik ile dramatik anlatıyı güçlü bir bütünlük içinde buluşturan ilk büyük opera eserlerinden biri olarak kabul edilir. Başlangıçta yalnızca saray çevrelerinin ve soyluların izleyebildiği opera, 1637 yılında Venedik’te Teatro San Cassiano’nun açılmasıyla daha geniş kitlelere ulaştı. Dünyanın ilk halka açık opera binası olarak kabul edilen bu yapı, operanın saraylardan çıkarak kamusal bir sanat etkinliğine dönüşmesinde önemli rol oynadı. İtalya’da doğan opera, sonraki yüzyıllarda Avrupa’nın farklı ülkelerine yayıldı; Mozart, Rossini, Verdi, Wagner, Bizet ve Puccini gibi bestecilerin eserleriyle gelişerek günümüzdeki zengin anlatım biçimine ulaştı. Türkiye’de Operanın İlk İzleri Opera, Türkiye’de yalnızca Cumhuriyet döneminde tanınan bir sanat dalı değildir. Osmanlı döneminde yabancı sanat topluluklarının gerçekleştirdiği temsiller sayesinde opera eserleri özellikle İstanbul’da izleyiciyle buluşmuş; 19. yüzyılda Türkçe eserlerin hazırlanmasına yönelik çalışmalar da yapılmıştır. Bu nedenle “Türkiye’de opera Cumhuriyet’le başladı” demek tarihsel açıdan eksik kalır. Cumhuriyet dönemindeki asıl kırılma ise operanın devletin kültür politikası içinde ele alınması ve Türkiye’nin kendi bestecileri, sanatçıları ile anlatısını merkeze alan ulusal bir opera anlayışının oluşturulmasıydı. Takvimler 1934 yılını gösteriyordu. İran Şahı Rıza Pehlevi, Türkiye’ye resmî bir ziyaret gerçekleştirecekti. Ziyaret sırasında kendisine genç Cumhuriyet’in kurumlarının, kentlerinin ve gerçekleştirdiği dönüşümlerin tanıtılması planlanıyordu. Ancak Mustafa Kemal Atatürk’ün zihninde, resmî ziyaret programlarının ötesine geçen bambaşka bir düşünce vardı: Bir opera hazırlanacaktı. Üstelik sahnelenecek eser, Avrupa’da daha önce defalarca temsil edilmiş bir opera olmayacaktı. Türkiye’nin kendi sanatçıları tarafından hazırlanacak, Türkçe söylenecek ve Türk-İran dostluğunu konu alacak yeni bir eser ortaya konulacaktı. Atatürk, operanın konusunun iki halkın ortak geçmişini ve kardeşliğini vurgulayan bir anlatı üzerine kurulmasını istedi. Eserin librettosunu Münir Hayri Egeli kaleme aldı. Beste görevi ise ilerleyen yıllarda “Türk Beşleri” arasında anılacak olan besteci ve müzik eğitimcisi Ahmed Adnan Saygun’a verildi. Neden Carmen ya da Madama Butterfly Değil? Söz gelimi Carmen ya da Madama Butterfly gibi dünyaca tanınan bir opera sahnelenebilir, konuklara başarılı bir sanat gösterisi sunulabilirdi. Fakat amaç yalnızca bir opera temsili gerçekleştirmek değildi. Atatürk, genç Cumhuriyet’in yalnızca askerî ve siyasi başarılarıyla değil; sanat üretebilen, kendi kültürel değerlerini evrensel sanat biçimleriyle anlatabilen çağdaş kimliğiyle de tanınmasını istiyordu. Başka bir ülkenin hikâyesini anlatan hazır bir eseri sahnelemek yerine, Türkiye’nin kendi anlatısını oluşturması bu nedenle önemliydi. Türkçe bir librettoya sahip olan, Türk bir besteci tarafından bestelenen ve iki ülke arasındaki dostluğu konu alan yeni bir opera, Cumhuriyet’in kültür alanındaki üretim iradesini gösterecekti. Özsoy, bu yönüyle yalnızca sahnelenen bir eser değil, aynı zamanda genç Cumhuriyet’in kendisini sanat yoluyla ifade etme biçimiydi. Birkaç Haftada Ortaya Çıkan Büyük Eser Ahmed Adnan Saygun’un önünde çok sınırlı bir süre vardı. Eserin hazırlanma süresi farklı kaynaklarda çeşitli şekillerde aktarılmakla birlikte, Özsoy’un birkaç hafta gibi olağanüstü kısa bir sürede tamamlandığı bilinmektedir. Üstelik hazırlanması gereken yalnızca eserin notaları değildi. Solistlerin ve koronun belirlenmesi, orkestranın oluşturulması, dekor ve kostümlerin hazırlanması, eserin sahneye uyarlanması ve provaların tamamlanması gerekiyordu. Bütün bu çalışmalar düşünüldüğünde Özsoy, yalnızca bir beste çalışması değil, büyük bir kültür ve sanat seferberliğiydi. Eserin kısa sürede hazırlanmış olması, Cumhuriyet’in sanat alanında taşıdığı kararlılığın da açık bir göstergesiydi. Tarihî Türk Ocağı Sahnesinde İlk Temsil Özsoy Operası, 19 Haziran 1934 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk ve İran Şahı Rıza Pehlevi’nin huzurunda Ankara Halkevi’nde sahnelendi. Eserin sahnelendiği yapı, Türk Ocakları Merkez Binası olarak inşa edilmiş, daha sonra Ankara Halkevi olarak kullanılmıştır. Günümüzde Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi olarak hizmet veren bu tarihî yapı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yerli opera temsiline ev sahipliği yapmıştır. Akustiği ve mimari özellikleriyle dikkat çeken tarihî salon; geçmişte toplantılara, konserlere, tiyatro, opera ve bale temsillerine ev sahipliği yapmış, günümüzde de kültür ve sanat etkinlikleri için kullanılmaya devam etmektedir. Bir Operadan Daha Fazlası Özsoy, yalnızca müzik ve tiyatronun bir araya geldiği bir sahne eseri değildi. Genç Cumhuriyet’in dünyaya verdiği güçlü bir mesajdı. Türkiye, uzun savaş yıllarından çıkmış; ekonomik, toplumsal ve kurumsal açıdan büyük bir yeniden yapılanma sürecine girmişti. Buna rağmen sanat, daha sonra ele alınabilecek bir ayrıntı ya da ertelenebilecek bir lüks olarak görülmüyordu. Sanat; çağdaşlaşmanın, toplumsal dönüşümün ve uluslararası ilişkilerin temel araçlarından biri olarak değerlendiriliyordu. Özsoy ile Türkiye ve İran arasındaki dostluk, resmî konuşmaların ve diplomatik protokollerin ötesinde, ortak bir kültür ve sanat diliyle anlatıldı. Eserin konusu bizzat Atatürk’ün yönlendirmesiyle iki toplumun tarihsel yakınlığı üzerine kuruldu. Bu nedenle Özsoy, kültür diplomasisinin Türkiye’deki en erken ve en dikkat çekici örneklerinden biri olarak da değerlendirilebilir. Cumhuriyet’in Sahnedeki Sesi Bir ülkenin kalkınması yalnızca yollar, fabrikalar, okullar ve kurumlar inşa etmesiyle mümkün değildir. Bir toplumun aynı zamanda düşünmesi, üretmesi, anlatması, dinlemesi ve hayal kurması gerekir. Savaştan yorgun çıkan bir milletin yeniden kuruluşu, sanattan vazgeçerek değil, sanatla güçlenerek gerçekleştirilecekti. Yeni devlet, yalnızca kurumlarını değil; müziğini, sahnesini, sanatçısını ve kültürel kimliğini de oluşturmalıydı. 19 Haziran 1934 gecesi Ankara’daki tarihî salonda yükselen sesler, bu nedenle yalnızca bir operanın notaları değildi. O sesler; genç Cumhuriyet’in sanata, çağdaşlaşmaya, üretmeye ve kendi hikâyesini kendi diliyle anlatmaya duyduğu inancın sesiydi. Özsoy Operası, birkaç hafta içinde hazırlanan bir temsil olmanın çok ötesinde, Cumhuriyet’in sahnedeki ilk güçlü sözlerinden biri olarak tarihe geçti.
Peki yaklaşık dört yüz yıllık geçmişe sahip bu sanatın Türkiye’deki yolculuğu nasıl başladı?
Bu kırılmanın en önemli simgesi Özsoy Operası oldu.
İran Şahı’nın Türkiye Ziyareti ve Atatürk’ün Farklı Fikri
Cumhuriyet’in kültür ve sanat anlayışı da tam olarak bu düşünce üzerine kurulmuştu.
Henüz yorum yapılmamış.